Sayı : 195
ANAYASA MAHKEMESİ: 6/2025 DAVACI: KIBRIS TÜRK ORTA EĞİTİM ÖĞRETMENLER SENDİKASI, LEFKOŞA İLE DAVALI: BAKANLAR KURULU VASITASIYLA KKTC BAŞSAVCILIĞI, LEFKOŞA ARASINDA
Sayı : 7
D. 5/2025 Anayasa Mahkemesi: 6/2025
ANAYASA MAHKEMESİ OLARAK OTURUM YAPAN YÜKSEK MAHKEME HUZURUNDA
Anayasanın 147. maddesi hakkında.
Mahkeme Heyeti: Bertan Özerdağ (Başkan), Gülden Çiftçioğlu, Tanju Öncül, Beril Çağdal, Peri Hakkı
Davacı: Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası, Lefkoşa
ile
Davalı: Bakanlar Kurulu vasıtasıyla KKTC Başsavcılığı, Lefkoşa
A r a s ı n d a.
Davacı namına: Avukat Sezi Sıdal adına ve şahsen Avukat Öncel Polili Davalı namına: Başsavcı Yardımcısı Muavini Cemaliye Usanmaz Yüksel
K A R A R
Bertan Özerdağ (Başkan): Bu meselede 3 karar mevcuttur.
Kararlar sırasıyla okunacaktır.
Bertan Özerdağ (Başkan):
I. KONU:
8 Nisan 2025 tarihli, 71 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Ortaokullar ile Ortaöğretim Kurumları İçinde ve Dışında Uyulacak Kurallar ve Disiplin (Değişiklik) Tüzüğü’nün 3. maddesi ile Esas Tüzüğün 5. maddesinin kaldırılarak yerine yeni 5. madde eklenmesinin, Değişiklik Tüzüğünün 4. maddesi ile Esas Tüzüğe 5. maddeden sonra yeni 5A. maddesinin eklenmesinin, Değişiklik Tüzüğünün 5. maddesi ile Esas Tüzüğün 15. maddesinin (a) fıkrasının 5. bendinin kaldırılarak yerine yeni 5. bend konmasının ve Tüzüğün tümünün Anayasa’nın 1., 3(4), 5., 8., 11., 19., 23., 24., 35(1), 59(3), 59(4) ve 60. maddelerine aykırı olup olmadığı.
II. OLAY:
Davacı, Davalı aleyhine ikame ettiği davası ile, Davalı tarafından 8.4.2025 tarihli, 71 sayılı Resmi Gazete’nin Ek III kısmında yayımlanarak yürürlüğe giren Ortaokullar ile Ortaöğretim Kurumları İçinde ve Dışında Uyulacak Kurallar ve Disiplin (Değişiklik) Tüzüğü’nün 3. maddesi ile Esas Tüzüğün 5. maddesinin kaldırılarak yerine yeni 5. madde eklenmesinin, Değişiklik Tüzüğünün 4. maddesi ile Esas Tüzüğün 5. maddesinden sonra yeni 5A. maddesinin eklenmesinin, Değişiklik Tüzüğünün 5. maddesi ile Esas Tüzüğün 15. maddesinin (a) fıkrasının 5. bendinin kaldırılarak yerine yeni 5. bendi konmasının ve Tüzüğün tümünün Anayasa’nın 1., 3(4), 5., 8., 11., 19., 23., 24., 35(1), 59(3), 59(4) ve 60. maddelerine aykırı olduğu gerekçesiyle iptalini talep etmiştir.
III. TARAFLARIN İDDİALARI:
Davacı tarafın iddiaları
Anayasanın Başlangıç Kısmında sayılan, KKTC’nin kuruluşuyla ilgili gerçekleştirilmek istenen 7 amaçtan biri laiklik ilkesidir. Anayasa’nın 1. maddesine göre KKTC devletinin şekli ve nitelikleri demokrasi, sosyal adalet ve hukukun üstünlüğüne dayanan laik bir cumhuriyettir. Siyasi partilerin uyacakları ilkelerle Cumhurbaşkanı ve milletvekillerinin laik ve Atatürk ilkelerine bağlı kalacağına dair yemin ederek göreve başlamaları bunun bir diğer göstergesidir. Anayasa’nın 130. maddesi uyarınca radyo, televizyon ve haber ajanslarının yine laiklik ilkesine uyması zorunlu kılınıp basın ve ifade özgürlüğü de buna bağlı olarak sınırlandırılmaktadır. Bu nedenle temel hak ve özgürlüklerde laiklik ile ilgili sınırlamalar getirilmesi KKTC Anayasası için gereklidir. Tüm bu belirtilenler, Anayasa’daki laiklikle ilgili düzenlemeler, Anayasa’da laikliğe verilen önemi göstermektedir.
Din ve vicdan özgürlüğü temel haklar arasında yer almakla birlikte, inanç ve ibadet özgürlüğünün kamu düzeni, genel ahlak ve bu amaçla çıkarılmış yasalara aykırı olmaması gerekir. Din ve vicdan özgürlüğü sadece dini kanaatleri açıklama hakkını kapsamamakta aynı zamanda başkalarının dini düşüncelerini açıklamama hakkını da kapsamaktadır. Anayasa’nın 23. maddesinin (3). fıkrası kimsenin ibadete, dinsel ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağını ve bu nedenle kınanamayacağını öngörmektedir.
Anayasa’nın 59. maddesi uyarınca, her türlü eğitim ve öğretim etkinliği devletin gözetim ve denetimi altında yapılmalıdır. Anayasa’nın 59. maddesinin (2). ve (3). fıkraları uyarınca, çağdaş bilim ve eğitim ilkelerine aykırı öğretim ve eğitim yerleri açılamaz. Anayasa’nın 59. maddesinin (4). fıkrası uyarınca devletin, halkın eğitim ve öğrenim gereksinimlerini sağlama görevini Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda yerine getirmesi gerekmektedir. Atatürk ilke ve devrimleri, eğitimde bir serbesiyet üzerine kurulmuş olmakla birlikte laik, bilimsel ve çağdaş eğitim için dini kıyafetleri ortadan kaldırmaya yönelik kurallardır.
Anayasa’da belirtilen tüm bu kurallar laik eğitimin güvence altına alınması ve dinin istismar edilmesinin önüne geçilmesi için konulmuş olup laik eğitim ile ilgili iddiaların bu çerçevede yorumlanması gerekmektedir. Eğitimle ilgili yasalar da bu anayasal kurallara bağlı olarak siyasal ve ideolojik telkinlerden uzak laik bir eğitim sistemini öngörmekte, siyasal ve ideolojik çalışmaları yasaklamaktadır. Başörtüsü konusu da siyasal ve ideolojik bir konu olduğundan, gerek Anayasa ve gerekse yasalar uyarınca yasak olup tüzükteki düzenlemeler bu gerekçeyle laikliğe aykırıdır.
KKTC Anayasa Mahkemesi 2/2018 D.3/2021 sayılı kararında din ve devlet işlerinin ayrı olmasını, devletin resmi dininin bulunmamasını ve bütün dinler karşısında tarafsız olmasını, din kurumları da dahil bütün kurumların hukuk kurallarına uymaları gerektiğini vurgulamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi içtihatlarında laiklik ilkesini dinler karşısında tarafsızlıkla sınırlı olmadığı, aynı zamanda dinin siyasi veya toplumsal alanda bir baskı aracı olarak kullanılmasını engelleme ilkesi olduğu şeklinde yorumlamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nin 2012 yılından sonra farklı kararlar vermiş olmakla birlikte, önceki kararlarda belirttiği ilkelerin geçerli olmadığı yönünde bir tespiti yoktur. Laik öğretimin eğitimde bir inanç özgürlüğü sayılmadığı gibi din ve ahlak eğitim ve öğretiminin devletin gözetim ve denetimi altında yapılması gerektiği belirtilmektedir. Laiklik, egemenlik, demokrasi, özgürlük ve bilgi ile bilime dayanan toplumsal bir atılım, siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir. Devletin, bireyin manevi yaşamını aşarak toplumsal yaşamı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerde kamu düzenini, güvenliğini ve yararını korumak amacıyla sınırlamalar yapması ve dini kötüye kullanılarak sömürülmesinin yasaklanmalıdır. Kamu düzeni gereği hak ve özgürlükler konusunda devlete denetim yetkisi verilmesi laiklik ilkesinin gereğidir. Laiklik din ve vicdan özgürlüğünün güvencesi olması yanında dini sömürüyü önleyen, siyasal ve sosyal kurumları güçlendiren bir ilkedir.
İptale konu tüzükte, “inanç” ibaresi yer aldığından bu düzenleme din kurallarına göre yapılmış ve laikliğe aykırıdır. Eğitim ve öğretim dini kurallara göre değil, ulus iradesine dayanan hukuk kurallarına göre yapılmalıdır.
Dava konusu Tüzükte murad edilen sadece başörtüsüdür ve bu nedenle Tüzük’teki düzenleme ile devletin tüm dinlere eşit davrandığı söylenemez. Başörtüsü dinsel bir sembol olup bu sembolün kuvvetli bir dış sembol mü yoksa hafif bir dış sembol mü olarak sayılması gerektiği toplum tarafından nasıl algılandığına bakılarak belirlenmelidir. Dava konusu Değişiklik Tüzüğünde inançtan bahsedildiği cihetle başörtüsünün pasif (hafif, dış) sembol olması mümkün değildir. Bu nedenle, laik bir düzen için dini veya güçlü sembollerin eğitim ve öğretimde etkili ve egemen olmaması gerekir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Leyla Şahin kararında, başörtüsünün dini bir sembol olması yanında siyasi bir sembol olduğu da ifade edilmektedir.
Dinsel eğitim laik devlet anlayışına uygun biçimde yapılır ve kamusal alanda bir inancın gerektirdiği biçimde davranma hakkı her durumda garanti edilmez. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başörtüsünün saldırgan ya da başkalarının inançlarına müdahale eden baskıcı, tahrik edici, kendi inancını zorla dayatma amacı bulunduğunda veya toplumsal işleyişi tahrip ettiği, bir takım karışıklıklara ve düzensizliklere neden olduğu takdirde değişik dinden öğrenciler arasında huzurlu, ortak yaşamı esas alarak ve böylece kamu düzenini ve diğerlerinin haklarını korumak amacıyla başörtüsünün sınırlandırılabileceğine, başörtüsü yasağının dini inancı açığa vurma özgürlüğünün ihlali olmadığına hükmetmiştir.
Laiklik, demokratik değerlerin, din özgürlüğünün ve vatandaşların eşitliği ilkesinin güvencesi olduğu gibi, aynı zamanda bireyi sadece devletin keyfi müdahalelerinden değil, aşırılık yanlısı hareketlerden, dış baskılardan da korumaya hizmet etmektedir. Dinini açıklama özgürlüğü, bu değerleri savunmak amacıyla kısıtlanabilmelidir.
Emare 3 CD’de Bakanlar Kurulu sözcüsü, Maliye Bakanı Özdemir Berova, haçın kullanılabilmesi için dini bir sembol olup olmadığının inceleneceğini, okul müdürlerinin inançları belirlemek için kutsal kitaplara bakacağını ifade etmiştir. Ortaya çıkan sonuca göre bir öğrencinin inancının böyle giyinmesini gerektirdiğini söylemesi halinde, okul müdürleri ilgili kutsal kitabı açıp baktıktan sonra dinin böyle giyilmesini gerektirdiği veya gerektirmediği şeklinde karar vermek zorunda kalacaktır. Devlet işleriyle din işlerinin özellikle eğitim alanında nasıl birbiriyle karıştırılmaması gerektiği anlatılacak olursa herhalde verilebilecek örnek bu Tüzük olacaktır.
Her ne kadar başını örtmek bir dışa vurum olarak değerlendirilse de, başını örtmemek de bir dışa vurumdur. Bu durumda başını örtmeyenin kendi dini inancı da dışa vurulmuş olur. Halbuki Anayasa’ya göre hiç kimse dini inançlarını açıklamaya mecbur edilemez ve bu başörtüsü sadece bir dini inancın dışa vurumu değil aynı şekilde bir ibadet şeklidir. Burada başörtüsü takanlar inançlı olduklarını gösterecek, başörtüsü takmayanlar ise bu durumda inançlı olmadıklarını göstermek zorunda kalacaklardır. Dolayısıyla bu düzenleme hem Anayasa’nın 23. maddesine hem laikliğe aykırıdır.
Anayasa’nın 59. maddesine göre devlet, halkın öğrenim ve eğitim gereklerini sağlama ödevini Atatürk İlke ve Devrimleri doğrultusunda yerine getirmelidir. Davaya konu Tüzük, reşit olmamış, 18 yaş altındaki bireylerle ilgilidir ve Anayasa’nın dini bir sömürülme aracı olarak görülmemesi gereğini de göz önünde bulundurduğumuzda ve reşit olmayan kişilerin de sömürülmeye daha açık olduğu düşünüldüğünde, laiklik ilkesi bu davada daha baskın olmak zorundadır. Çocuk Hakları Sözleşmesi iç hukukumuzun bir parçasıdır ve Çocuk Hakları Sözleşmesinin en temel ilkesi çocuğun üstün yararının korunmasıdır. Laiklik ilkesi veya çocukların dini istismardan korunması yine Çocuk Hakları Sözleşmesindeki çocukların dini özgürlüğünden önce gelir. Çocukların kendilerini ifade edebildiği, eşit kabul edildiği her türlü baskıdan uzak bir öğrenme atmosferinin oluşturulması, tüm modern eğitim yaklaşımlarının öncelikli hedefidir. Bu anlamda dini sembollerin ve kıyafetlerin okul ortamına taşınması pedagojik tarafsızlığı zedeleme riski taşımaktadır. Çocuk yaşta dini kıyafet ya da sembollerle okula gitmek özgür iradeyle yapılmış bir tercih değil, çoğunlukla ailesel yönlendirme veyahut toplumsal baskının sonucu olabilecektir. Bu durum inanç özgürlüğü kadar inanmama hakkını da gölgede bırakmaktadır. Yetişkin bir kadının var oluş biçimi olarak türban takması bir tercihtir ve sağlıklı bir sorgulamanın sonucunda alınmış bir karar olarak kurgulanabilir. Ancak aynı şeyi kimlik gelişiminin en kritik döneminde olan çocuklar için söylemek mümkün değildir. Bir konunun yasa ile düzenlenmesi gerektiği belirtilmişse, konunun tüm ayrıntıları ve detayları ile yasada yer alması gerekmezken, temel ilkelerin yasada yer alması, konunun çerçevesinin yani alt ve üst sınırlarının yasada çizilmesi gerekmektedir. Sadece geriye kalan hususların yürütmenin takdiriyle tespit edilmesine imkân bırakılabilir. Yasa ile hiçbir belirleme yapılmadan tamamen keyfi bir uygulamaya olanak tanınması, yasama organının yetkilerini tamamen yürütmeye devretmiş olması anlamına gelmektedir. Yasayla, düzenleme yapmaksızın idareye yetki veren bir mevzuat, Anayasa’nın 1. maddesinde yer alan hukukun üstünlüğü ilkesinin bir alt ilkesi olarak ifade edilen hukuki güvenlik ilkesine de aykırıdır. Mezkûr maddede çerçevenin çizilmemiş, sınırın konulmamış, kriterin belirlenmemiş olması, yürütmeye sınırsız veya çok geniş etki tanınması nedeniyle hukuki güvenlik ilkesine aykırı, hukuk devletiyle bağdaşmayan bir düzenlemenin varlığı ortaya çıkmaktadır.
Anayasa’nın 11.maddesi hak ve özgürlüklerin ancak yasayla sınırlandırılacağını öngörmektedir. Bu düzenlemede alt ve üst sınırlar çizilmemiş ve keyfiyete açıktır, Milli Eğitim Bakanlığına sınırsız bir yetki verilmiştir.
Anayasa’nın 3. maddesinin (4). fıkrası ve 5. maddesine göre yürütme yetkisi ve görevi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından Anayasa ve yasalara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir. Bakanlar Kurulu, yasanın kendisine vermediği bir yetkiyi kullanarak bu Tüzüğü yapmıştır.
Anayasa’nın 35. maddesi ailenin korunması hakkını düzenlemektedir. Burada da dinin bazı aileler içinde bir baskı aracı olabileceği ve bazı kız çocuklarının ailelerinin zoruyla örtünebileceği riski de göz önünde bulundurulduğunda, ailenin korunması hakkına da bir aykırılık yaratmaktadır. Anayasa’nın 59. maddesinin eğitim ve öğretim hakkının korunmasına ilişkindir ve burada da dava konusu Tüzük Atatürk İlke ve Devrimlerine aykırı olduğu ve aynı şekilde bir planlama çerçevesinde yapılmadığı için Anayasa’ya aykırıdır. Anayasa’nın 60. maddesi, gençliğin korunmasına ilişkin düzenlemeler içermektedir. Bu maddeye göre Devlet, gençlerin bilgili, sağlıklı, sağlam karakterli, topluma yararlı birer yurttaş olarak yetişmesini ve geliştirilmesini sağlar. Değişiklik Tüzüğü Anayasa’nın bu kuralına da aykırıdır.
Dava konusu Tüzük Değişikliğinin 4. maddesiyle yürürlüğe giren yeni 5(A) maddesi, Hala Sultan İlahiyat Koleji öğrencilerinin kılık kıyafetleriyle ilgili düzenlemelerin okul yönetimlerinin önerisi doğrultusunda Bakanlık tarafından belirleneceğini düzenlemekte olup bu düzenleme Anayasa’ya aykırıdır. Bakanlık tarafından belirlenecek olan Hala Sultan İlahiyat Koleji öğrencilerinin kılık kıyafetiyle ilgili düzenlemelerin nasıl olacağıyla ilgili hiçbir kriter çizilmemiştir. Burada öngörülebilir olmadığı, yasayla ile ilgili düzenlemeye kriter çizilmediğinden, bu genelge ve bu düzenleme keyfiyete çok açıktır.
Hala Sultan İlahiyat Kolejinde uygulanacak olan kılık kıyafetin, dini kıyafetler olabileceği ve bunun yasallık ilkesini karşılamadığından Anayasa’nın 23. maddesine aykırı olduğu gibi aynı şekilde Anayasa’nın 59. maddesiyle düzenlenen eğitim ve öğretim hakkına da aykırıdır. Tüzük Değişikliğinin 5. maddesiyle yürürlüğe giren Bakanlığın genelgelerle belirleyeceği kılık kıyafete uymamak maddesiyle Değişiklik Tüzüğünün Anayasa’ya aykırı olduğu iddia edilen bütün maddelerin de Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırıdır. Dava konusu Tüzük Değişikliği tüm inançlara eşit mesafede değildir. Sadece tek bir dinin tek bir mezhebi için bir düzenleme yapılmıştır. Dolayısıyla dava konusu Tüzük din temelli ayrımcılık yaratarak eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmakta, dolaylı ayrımcılık yaratmaktadır. Değişiklik Tüzüğünde düzenleme başörtüsü ile ilgili olduğu için sadece kadınlara “dini özgürlük” vermiştir. Erkek öğrencilere karşı bir özgürlük burada yoktur ve bu eşitlik ilkesine aykırıdır.
25/1985 sayılı Öğretmenler Yasası’nın 92. maddesi, disiplin işlemleri, eğitim ve öğretim hizmetlerinin yürütülmesiyle ilgili konuları düzenleyici nitelikteki yasa, tüzük ve yönetmelikleri görüşüp karara bağlayan bir teknik kurul oluşturur ve bu teknik kurulda Davacı da vardır. 17/1986 sayılı Yasa’nın 57(3) maddesine göre öğretmenler, mesleki görevlerini Kıbrıs Türk Milli Eğitiminin genel amaçları ile temel ilkelerine uygun olarak yürütmekle yükümlüdürler. Milli eğitimin temel amaçları 17/1986 sayılı Yasa’nın 5. maddesinde düzenlenmektedir. Davacının dava açma ehliyeti olduğundan belirtilen gerekçelerle Tüzüğün iptali talep edilir.
Davalı tarafın iddiaları
Dava konusu değişiklik öncesinde, 1998 yılında, Bakanlar Kurulu, Genel Ortaöğretim Dairesi Teşkilat Yasası ve Mesleki Teknik Öğretim Dairesi Yasalarından almış olduğu yetki ile ortaokul ve liselerde giyilecek kıyafet veya üniforma ile ilgili spesifik bir düzenleme yapmamış, Tüzüğün 15’nci maddesinde disiplin cezası gerektiren davranışlar kenar başlıklı kısımda, okul yönetiminin belirlediği kılık ve kıyafete uymamayı, disiplin cezası gerektiren bir fiil olarak düzenlemiştir. Bundan çıkan sonuç, Tüzüğün, bu Değişiklik Tüzüğü öncesinde okullardaki kıyafet kuralları ile ilgili düzenleme yapma yetkisini okul yönetimlerine vermiş olduğu, spesifik herhangi bir düzenleme yapmamış olduğudur. Davacı tarafından sunulmuş olan emare CD’de Maliye Bakanı ve Hükümet sözcüsü olan Özdemir Berova’nın söylemiş olduğu gibi bu yıl 2 öğrencinin başlarını örterek okullara girmek istemeleri ve okul yönetimleri tarafından onlara izin verilmemesi üzerine böyle bir Tüzük değişikliğinin gündeme gelmiş olduğudur. Bakanlar Kurulu tarafından önce 14 Mart 2025 tarihinde başka bir Tüzük yürürlüğe girmiş daha sonra bu Tüzük eleştiriye uğramış, Emare olarak sunulan Barolar Birliği yazısından görüleceği üzere Barolar Birliği de bu konu ile ilgili görüşlerini Başbakanlığa iletmiş, ve Bakanlar Kurulu o Tüzüğü geri çekerek yeniden bir Tüzük çalışması yapmıştır. Tüzük, dini inancı değil, inanca göre kıyafet kullanılabileceği hususunu düzenlemiştir. Tüzük’te fırsat eşitliği ile ilgili bir takım düzenlemeler yapılmaktadır. Kılık kıyafetle ilgili son basamakta düzenleme yapma yetkisi yine okul yönetimlerine bırakılmıştır. Okul yönetimlerinin bu düzenlemeleri yaparken uyacakları bazı ilkeler belirlenmiştir. Bu ilkelere göre kılık kıyafet düzenlemesi eğitimde fırsat eşitliğine engel teşkil etmeyecek, pedagojik esaslara uygun olacak ve kılık kıyafet ile ilgili her türlü ayrımcılık reddedilecektir. Bu hem ortaokullar için hem de liseler için yapılacak düzenleyici işlemlerle ilgili sınırları belirleyen bir düzenlemedir. Daha sonra ortaokul düzeyindeki öğretim kurumlarındaki öğrencilerin üniformaları okul yönetimi tarafından belirlenecektir. Lise düzeyindeki öğretim kurumlarındaki öğrencilerin inançlarına saygı göstermek ve bu inançların gerektirdiği tercihleri uygulamalarına imkân tanınacaktır. Öğrenciler, Okul yönetimi tarafından belirlenen okul üniforması ile birlikte inançların gerektirdiği belirli kıyafetleri giymekte serbest olup bu kıyafet üniformayı kapatmayacaktır. İnanç kelimesi din kavramından çok daha geniş bir kavramdır. İçerisine hem semavi dinler, hem semavi olmayan dinler hem de diğer bütün inançlar girmektedir. Dolayısıyla İslamiyet dinine özel, ya da İslam dinindeki kadının başörtüsüne özel bir düzenleme yapıldı iddiası mesnetsizdir. Okul üniforması ile uyumlu olma zorunluluğu da getirilmektedir. Ortaokullar ile Liseler arasında bir ayrım yapıldığı, bunun sebebinin de Anayasa’nın 59’uncu maddesinin (5)’nci fıkrasına göre zorunlu eğitim yaşı olduğu anlaşılmaktadır. Anayasa’nın 59’uncu maddesinin (5)’nci fıkrasına göre 15 yaşına kadar eğitim zorunludur. 18 yaşına kadar eğitim bir hak olmak, devletin kişilere vermesi gereken bir hizmet ve görev olmakla birlikte, 15 yaş ile 18 yaş arasındaki çocuklar eğitim almaya zorlanamaz durumdadırlar. Dini inancının gerektirdiği bir kıyafet unsurunun var olması kıyafet unsurunu taşımasına okul yönetimi tarafından izin verilmemesi halinde 15 yaş üzeri çocuklar dini inançları ile eğitim hakkı arasında bir tercih yapmak zorunda kalacaklar ve eğitim haklarını kullanamayacaklar, bu haktan mahrum olabileceklerdir. Bu Tüzük ile inancının gerektirdiği kıyafet unsurlarını kullanmak isteyen çocukları eğitime dahil etmek amaçlanmıştır. Bakanlar Kurulu din ve vicdan özgürlüğü ile eğitim hakkı arasında bir denge kurarak çocuklara eğitim hakkını tanıyabilmek için din ve vicdan özgürlüğü kapsamındaki dini sembol ve kıyafet kullanma hakkını bir miktar kısıtlayarak, okul üniforması ile uyumlu olacak, okul üniforması kapatmayacak, okul üniforması ile birlikte kullanılacak şekilde haklarını kullanmalarına fırsat vermiştir.
Laiklik ilkesine din ve vicdan özgürlüğünden daha fazla değer verilmesi gerektiği iddiası haksızdır. Anayasa’daki bütün kurallar birbirine eşit düzeydedir ve aralarında hiyerarşi yoktur zaten laiklik ilkesinin, tanımlardan da görüleceği gibi din ve vicdan özgürlüğü, laiklik ilkesinin bir unsurudur. Laiklikten bahsedilebilmesi için bir ülkede din ve vicdan özgürlüğünün tam olarak sağlanmış olması gerekmektedir. Laikliğin birinci cephesi din hürriyetidir. İkinci cephesi ise din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmış olmasıdır. Birinci cephe olan din hürriyeti Anayasada düzenlenmiş olup özel olarak teminat altına alınmıştır. Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olması cephesi bakımından ise, 5 tane alt kriterin olduğu kabul edilmektedir.
Laiklik ilkesinin 1’nci cephesi olarak kabul edilen din hürriyeti bakımından bir ülkenin laik olarak kabul edilebilmesi için, din hürriyetinin o devlette tanınmış ve güvence altına alınmış olması gerektiği söylenmektedir. Yine bunun da kendi içerisinde inanç hürriyeti ve ibadet hürriyeti olmak üzere ikiye ayrılmakta olduğu söylenmektedir. İnanç hürriyetinin kişilerin manevi iç dünyasına ilişkin olduğu ve mutlak olarak korunmakta olduğu ihtilafsızdır. İbadet hürriyeti ise kişilerin inandıkları dinin gereklerini yerine getirmekte serbest olmaları anlamına gelir. Bu inanç hürriyeti mutlak bir şekilde değil sınırlandırılmış bir şekilde tanınmış bir haktır. 6/1996 sayılı Yasa ile onaylanarak iç hukuka dahil edilmiş olan Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 14’üncü maddesinde çocukların din ve vicdan özgürlüğüne sahip oldukları yazmaktadır. Bu davanın konusu 15 ile 18 yaş arasındaki çocuklar olup onların da din ve vicdan özgürlükleri olduğu kabul edilmiştir. 29/2004 sayılı Yasa ile onaylanan Siyasal ve Kişisel Haklar Sözleşmesi’nin 18’nci maddesinde de Din ve Vicdan Özgürlüğü ile ilgili düzenleme vardır. Türkiye’de Laiklik anlayışı uzun sürede değişim göstermiş ve 2012 yılı öncesinde laikliğe farklı bir anlam, farklı bir bakış açısıyla bakılırken 2012 yılı sonrasında evrensel laiklik anlayışı diye nitelendirilen bir laiklik anlayışı kabul edilmiştir. Türkiye Anayasa Mahkemesi aktif dayatmacı laiklik anlayışından 2012 yılında vazgeçmiş, laikliğe Esas 2012/65 Karar 2012/128 Anayasa Mahkemesi kararı ile farklı bir bakış açısı getirmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 2013 Eweida ve diğerleri v. Birleşik Krallık davasında, Mahkeme, kişinin dini serbestçe açıklama hakkının iç hukuk düzeninde yeterince korunup korunmadığına ve başvurucu ile diğerlerinin hakları arasında adil denge kurulup kurulmadığına bakmıştır.
Laiklik devlete negatif ve pozitif yükümlülükler yüklemektedir. Negatif yükümlülük, devletin bir dini ya da inancı resmi olarak benimsememesini ve bireylerin din ve vicdan hürriyetine zorunlu nedenler olmadıkça müdahale edilmemesini gerektirmektedir. Pozitif yükümlülük ise Devletin din ve vicdan hürriyetinin önündeki engellerin kaldırılması, kişilerin inançlarını diledikleri gibi yaşayabilecekleri uygun bir ortamın ve bunun için gerekli imkânların sağlanması ödevini beraberinde getirmektedir. Dava konusu Tüzük değişikliği ile Devlet bu yükümlülüklerini yerine getirmiş olmaktadır. Her ne kadar Anayasa’da bu hak tanınmış ve yasaklayıcı bir düzenleme getirilmemiş olsa bile uygulamada okul yönetimleri tarafından çocuklara bu hak tanınmamakta olduğu için devletin belli sınırlara tabi olarak da olsa bu hakkı tanıyan bir düzenleme yapması aslında bu pozitif yükümlülüklere uygun hareket etmesi anlamına da gelmektedir.
Laiklik gerekçesi ile kısıtlamanın makul bir temeli olabilmesi için başörtüsünü saldırgan ya da başkalarının inançlarına müdahale eden, baskıcı, tahrik edici, kendi inancını zorla dayatma amacı bulunduğunun veya toplumsal işleyişi tahrip ettiğinin, bir takım karışıklıklara ve düzensizliklere neden olduğunun gösterilebilmesi gerekir. Burada yapılan bir soyut norm denetimidir dolayısıyla, daha okullarda başörtüsü kullanılmış değildir. O nedenle, bunun tahrik edici bir yanı olduğu da söylenebilir değildir.
Bu meseledeki düzenleyici makamın tercih etmediği dayatmacı laiklik anlayışının tercih edilerek din ve vicdan özgürlüğünün ibadete ilişkin kısmının kısıtlamaya cevaz veriyor olması nedeniyle kısıtlamak zorunda olunduğunu ve bunun tezahürü olarak da inancın gerektirdiği kıyafet kurallarının kıyafet kullanımını tamamen yasaklaması gerektiği yönünde karar verilmesini talep etmek, Mahkemeyi yerindelik denetimi yapmaya sevk etmek olur.
Laiklik ilkesinin ikinci boyutu olan din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olduğunu gösteren kriterlere bakıldığında, bu kriterlerden bir tanesi devletin resmi bir dininin olmamasıdır. Bu düzenlemede ona ilişkin herhangi bir husus yoktur. İkincisi, devletin tüm dinler karşısında tarafsız olmasıdır, bu kriterlerden bir diğeridir. Düzenlemenin lafzı çok açıktır. Burada dinden dahi bahsetmemekte, inançtan bahsetmektedir. Ortada herhangi bir dine veya inanca üstünlük hakkı veren bir düzenleme yoktur. İnanç kavramı din kavramından daha geniş bir kavramdır. Semavi dinleri, semavi olmayan dinleri ve sair inançları içermektedir. İnanç ya da kanaatin belirli bir düzeyde güce, ciddiyete ve tutarlılığa ulaşmış olması gerektiğini ve insan onuru ile bağdaşır olması gerektiğini kabul etmiştir.
Bir inancı açıklayabilmek için inancın gerektirdiği kıyafetler kullanılması nedeniyle bu düzenlemenin sadece İslamiyet dininin Sünni inancına yönelik olduğu söylenemez. Gerçekten okul üniformasını kapatmayacak tek din ya da inanca özgü kıyafet başörtüsü olsaydı Davacı haklı olabilirdi. Halbuki inanç, dinler, onların kolları çok çeşitlidir ve “okul üniformasını kapatmayacaktır” ibaresi, sadece başörtüsüne yönelik bir ibare olarak değerlendirilemez.
Bir diğer kriter de hukuk kurallarının din kurallarına uymak zorunda olmamasıdır. Dava konusu düzenlemenin kendisine baktığımız zaman herhangi bir dini işaret etmemektedir.
Laik bir devlette hukuki işlemlerin geçerliliğinin din kurallarına uygunluk şartına bağlanamayacağı söylenmektedir. Bu kriter açısından da düzenlemede herhangi bir sıkıntı bulunmamaktadır.
Herhangi bir dinsel davranış gibi başörtüsünün de dini bir inancın değil, siyasi bir görüşün ifadesi olup olmadığına karar vermek Anayasa Mahkemesinin görev alanının dışındadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi diğer davalarda yaptığı gibi ulusal kural koyucunun geniş takdir marjına saygı göstermiş ve ulusal mahkemelerin kararlarını dikkate alarak karar üretmiştir. O nedenle, okullarda herhangi bir dini sembol veya simge kullanılması da laiklik ilkesine aykırılık oluşturmamaktadır.
Anayasa’nın 23’üncü maddesi din ve vicdan özgürlüğünü herkese tanınmış bir hak olarak düzenlenmiştir. Çocuk Haklarına Dair Sözleşme iç hukukun bir parçasıdır. Sözleşme, 18 yaş altındaki kişileri ilgilendirmekte, çocuklara din ve vicdan özgürlüğü sağlamakta, inançlarına saygı duyulması gerektiğini söylemekte ve 15-18 yaş aralığındaki çocuklar açısından laiklik ilkesi değerlendirilirken, farklı bir değerlendirme yapılmasına imkân bulunmamaktadır.
Dava konusu Tüzük dayanağını, Genel Ortaöğretim Dairesi (Kuruluş Görev ve Çalışma Esasları) Yasası’nın 13’üncü maddesinin (2)’nci fıkrası ile Mesleki ve Teknik Öğretim Dairesi (Kuruluş Görev ve Çalışma Esasları) Yasası’nın 17’nci maddesinin (2)’nci fıkrasından almaktadır. Bunlara göre bağlı kuruluşlarda öğrencilerin uyacağı kurallar, disiplin kural ve müeyyideleri ile ilgili konular Tüzükle düzenlenir. Bu yetkiye dayanılarak çıkarılan Disiplin Tüzüğü’nde daha önce kılık kıyafetle ilgili hiçbir spesifik düzenleme yoktu, hiçbir sınır yoktu. Sadece 15’inci maddesinin (a) fıkrasının (5)’inci bendinde, okul yönetiminin belirleyeceği kılık ve kıyafete uymamak bir disiplin suçu olarak düzenlenmiş ve tüm yetki okul yönetimlerine verilmiştir. Din ve Vicdan Özgürlüğünü, eğitim hakkı ve Çocuk Hakları Sözleşmesindeki düzenlemeleri dikkate alan kural koyucu, dava konusu düzenlemeyi yapmış ve buna göre birçok sınırlamalar getirmiştir. Bu sınırlamalardan birincisi, öğrencinin kılık kıyafet düzenlemesinin eğitimde fırsat eşitliğine engel teşkil etmemesidir. İkincisi, öğrencilerin kılık kıyafet düzenlemesinin pedagojik esaslara uygun olmasıdır. Üçüncüsü, eğitim ortamında kılık kıyafete dayalı ayrımcılığın reddedilmesidir. Dördüncüsü, lise öğrencilerinin inançlarının gerektirdiği tercihleri uygulamalarına imkân tanımalıdır. Beşincisi, liselerde serbest olacak inancın gerektirdiği kıyafet unsurunun okul üniformasını kapatmamalıdır. Altıncısı, liselerde serbest olacak inancın gerektirdiği kıyafet unsuru okul üniformasıyla birlikte kullanılacaktır. Yedincisi ise, liselerde serbest olacak olan inancın gerektirdiği kıyafet unsurunun rengi, şekli, boyutu, deseni okul üniforması ile uyumlu olacak şekilde Bakanlık tarafından Bakanlık Genelgesi ile belirlenecektir. Dolayısıyla, bu konudaki sınırlar, konunun niteliğine bakıldığında çizilebilecek maksimum seviyede çizilmiştir. O nedenle, hukuki belirlilik ilkesine dolayısıyla hukuki güvenlik ilkesine ve hukukun üstünlüğüne bu açıdan herhangi bir aykırılık bulunmamaktadır.
Yasal düzenlemedeki konunun önceden öngörülebilerek tespitinin olanaksız olduğu, sınırlamaya konu eylemlerin tek tek ortaya konmasının mümkün olmadığı, normun daha kesin ve açık bir düzenleme olarak tanımaması nedeniyle, kullanılan kavramların belirlilik ilkesine aykırılık yaratmadığı belirtilmiştir. İnanç çokluğu nedeniyle bunların tek tek sayılabilmesi mümkün değildir. Böyle bir alanda konulabilecek maksimum kural konulmuştur ve hukuki belirlilik ilkesine aykırı davranılmamıştır. Bir kuralın maddi olarak öngörülebilir olması onun kabul edilebilir olmasının, kuralın kabul edilebilir olması içince onun yaptırımının içeriğinin ve neticelerin öngörülebilir olmasını gerektirir. Bu unsurların tümü dava konusu düzenlemede bulunmaktadır.
Genelge, adsız düzenleyici işlemler kategorisinde kabul edilen düzenleyici işlemlerdir. Herhangi bir hukuki enstrümandan yetki alınmasa dahi idare zaten genelge düzeyindeki hukuki işlemleri, düzenleyici işlemleri her zaman yapabilir. Genelge tipi hukuki düzenleyici işlemlerin amacı takdir yetkisinin objektifleştirilmesidir. İdarenin takdir yetkisi olup bireysel işlem yapabileceği her alanda düzenleyici işlem yapma yetkisi de vardır. Düzenlemede sınırlar belirlenmiştir, belirlenmemiş veya Tüzük’te yetki verilmemiş olsa dahi yapılabilecek bir düzenleme olduğu için hukuki öngörülebilirlik ilkesine ya da hukuki güvenlik ilkesine aykırılıktan söz edilebilecek bir durum yoktur. Okullarda giyilecek inanca bağlı kıyafet unsuru ile ilgili olarak Hala Sultan İlahiyat Koleji ile ilgili diğer liselerden ayrı düzenleme yapılmış ve bu okul uygulanacak kurallar açısından diğer liselerden ayrılmıştır. Bu okul bir ilahiyat koleji olup burada ilahiyatla ilgili dersler okutulduğundan, böyle bir düzenlemenin nedeni anlaşılırdır. Kıyafetle ilgili daha farklı düzenlemelere ihtiyaç duyabilen, ders bazında farklı düzenlemeler gerektiren bir okul olduğundan Tüzük ayrı kurallar belirleme yoluna gitmiştir. Burada hukuki belirlilik ilkesine aykırı davranılmadığı gibi sınırsızlıktan da söz edilemez. Dava konusu edilen 5A maddesi tahtında verilecek olan herhangi bir karar, Yüksek İdare Mahkemesinin denetimine tabi olabileceğinden keyfilikten söz edilemez.
Davacı tarafından düzenlemenin, Anayasa’nın hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını düzenleyen 11’nci maddesine aykırı olduğu iddia edilmektedir. Maddenin uygulanmasından bahsedebilmek için Temel Hak ve Özgürlüklerin özüne dokunan bir sınırlama yapılmış olması gerekir. Oysa burada böyle bir sınırlama yapılmış değildir. Dolayısıyla, 11’nci maddeye herhangi bir aykırılık da bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 19’uncu maddesi, Özel Hayatın Gizliliği ile ilgilidir. Dava konusu düzenlemede, kıyafetle ilgili serbesiyet, ve özgürlük tanıyan bir düzenlemedir. O nedenle, Özel Hayatın Gizliliği ile ilgili maddeye aykırı bir yanı bulunabilecek bir madde değildir.
Anayasa’nın 5’inci maddesi yürütme yetkisi ve görevinin Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından Anayasa ve Yasalara uygun olarak kullanılıp yerine getirileceğini düzenlemektedir. Davalı Bakanlar Kurulu, yasa ile kendisine verilen yetki sınırlarını aşmamıştır. Kendisine yasa ile verilen yetki, kılık kıyafetle ilgili sınır konulmasına ilişkin olmasına rağmen sınır koymayıp serbest bırakma yolunu seçmiştir. Burada düzenleme yapma yetkisi, disiplinle ilgili kuralları belirleme ve müeyyideleri düzenleme yetkisi Bakanlar Kuruluna verilmiştir. Bakanlar Kurulu yetki sınırları içerisinde hareket etmiştir.
Laiklik ilkesine, özgürlükçü laiklik anlayışı açısından bakıldığında, Atatürk İlke ve Devrimlerine de aykırı herhangi bir düzenleme yoktur. Atatürk İlke ve devrimlerinde inancın gerektirdiği kıyafet unsuru kullanılamaz gibi bir deyim de yoktur.
Anayasa’nın 59’uncu maddesine göre çağdaş bilim ve eğitim ilkelerine aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz. Burada da konu, eğitim ve öğretimin niteliği olmayıp eğitim ve öğretim hakkından faydalanacak olan kişilerin dış görünüşleridir. Dolayısıyla, bu maddeye de herhangi bir aykırılık olamaz. Maddenin (4)’üncü fıkrasına bakıldığında halkın öğretim ve eğitim gereksinimlerini sağlama devletin başta gelen ödevlerindendir. Fıkraya göre Devlet bu ödevini Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda ulusal kültür ve manevi değerlerle bezenmiş bir muhtevada, çağın ve teknolojinin gelişmesine, kişinin toplum istek ve gereksinimlerine yanıt verecek planlı bir şekilde yerine getirir. Burada da kılık kıyafete ilişkin herhangi bir düzenleme yoktur. Dolayısıyla, konusu yasal düzenlemenin bu maddeye de aykırı herhangi bir yanı bulunmamaktadır.
Sınırları Tüzük tarafından belirlenmiş olan inanca uygun kıyafet giyebilme olanağı ile ilgili düzenleme şekil, desen, boyut, renk gibi detayların Bakanlık tarafından çıkarılacak genelgelerle düzenleneceğine ilişkin düzenlemenin bir uzantısı niteliğindedir. Bakanlığa genelgelerle bir takım kıyafet şekilleri desenleri ve boyutları düzenleme yetkisi verilmiştir. Bunlara uymamaya da bir disiplin cezası bağlanmalı idi. Zaten bu öngörülebilirlik ilkesinin de bir gereğidir. Dolayısıyla, disiplin cezası ile ilgili 15’inci maddenin bu fıkrasına, sadece Bakanlığın genelgelerle belirlediği kılık kıyafete, ifadeleri eklenmek suretiyle değişiklik yapılmıştır. Bu nedenle düzenleme, hukukun üstünlüğü ve belirlilik ilkesi ile ilgili müeyyideye ilişkin bir olup Anayasa’nın 1., 5., 11., 19., 23., 24., 35., ve 59. maddelerine uygun bir düzenlemedir. Burada din ve hiçbir inanca bir üstünlük, bir ayrıcalık tanınmamaktadır.
Tüzüğe eklenen yeni 5’inci maddenin (4)’üncü fıkrasının Anayasa’nın kimsenin inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağına ilişkin 23’üncü maddenin (3)’üncü fıkrasına aykırılığı iddia edilmiştir. Talep Takririnde bu iddia dava konusu Tüzük’le birlikte birçok öğrencinin aile ve sosyal çevre baskısı nedeniyle başlarını örterek inançlarını açıklamaya zorlanacakları nedeniyle ve başörtüsünü takmayan öğrencilerin Müslüman olmayacağı sonucuna varılacağından öğrencilerin dinlerini açıklamak zorunda kalacakları düşüncesine dayandırılmaktadır. Tüzük düzenlemesinden böyle bir çıkarım yapılması söz konusu değildir. Dolayısıyla, özgürlük tanıyan bu düzenleme, bu maddeye de aykırı değildir.
Davacının davasının ret ve iptal edilmesi gerektiği iddiayla bu yönde karar verilmesi talep edilir.
IV. İLGİLİ YASA MADDELERİ:
Ortaokullar ile Ortaöğretim Kurumları İçinde ve Dışında Uyulacak Kurallar ve Disiplin (Değişiklik) Tüzüğü
“5. Öğrencilerin Uyacağı Kurallar ve Kılık Kıyafet Düzenlemesi. (1)……………… (2) Öğrenci kılık kıyafeti ile ilgili düzenlemeler okul yönetimi tarafından belirlenir. Öğrenci kılık kıyafeti ile ilgili düzenlemelerde aşağıdaki ilkeler esas alınır. (A) Öğrencilerin kılık kıyafet düzenlemesi eğitimde fırsat eşitliğine engel teşkil etmez ve pedagojik esaslara uygun olmalıdır. (B) Eğitim ortamında kılık kıyafet ile ilgili her türlü ayrımcılığı reddeder. (3) Ortaokul düzeyindeki öğretim kurumlarındaki öğrencilerin üniformaları okul yönetimi tarafından belirlenir. (4) Lise düzeyindeki öğretim kurumlarındaki öğrencilerin inançlarına saygı göstermek ve bu inançların gerektirdiği tercihleri uygulamalarına imkân tanır. Okul yönetimi tarafından belirlenen okul üniforması ile birlikte, inançlarının gerektirdiği belirli kıyafetleri giymekte serbesttir. Ancak iş bu kıyafet okul üniformasını kapatamaz.
5.A Hala Sultan İlahiyat Koleji Öğrencilerinin kılık kıyafeti ile ilgili düzenlemeler okul yönetiminin önerileri doğrultusunda Bakanlık tarafından belirlenir.
15(1)……………… (2)……………… (3)……………… (4)……………… (5) Bakanlığın veya okul yönetiminin belirlediği kılık kıyafete uymamak.”
V. İLGİLİ ANAYASA MADDELERİ:
Devletin Şekli ve Nitelikleri
Madde 1
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti, demokrasi, sosyal adalet ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan laik bir Cumhuriyettir.
Egemenlik
Madde 3
(1) ………….. (2) ………….. (3) ………….. (4) Hiçbir organ, makam veya merci, kaynağını bu Anayasa'dan almayan bir yetki kullanamaz. Yürütme Yetkisi ve Görevi
Madde 5
Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından Anayasa ve yasalara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.
Eşitlik
Madde 8
(1) Herkes, hiçbir ayırım gözetilmeksizin, Anayasa ve yasa önünde eşittir, Hiçbir kişi, aile, zümre veya sınıfa ayrıcalık tanınamaz. (2) Devlet organları ve yönetim makamları, bütün işlemlerinde yasa önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek ve ayrıcalık yapmamak zorundadırlar. (3) Ekonomik bakımdan güçsüz olanların Anayasa ve yasalar ile elde ettikleri veya edecekleri kazanımlar, bu madde ileri sürülerek ortadan kaldırılamaz.
Özel Hayatın Gizliliği
Madde 19
(1) Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. Adli kovuşturmanın gerektirdiği istisnalar saklıdır. (2) Yasanın açıkça gösterdiği durumlarda, usulüne göre verilmiş mahkeme veya yargıç kararı olmadıkça, ulusal güvenlik ve kamu düzeni bakımından gecikmede sakınca bulunan durumlarda da, yasa ile yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça, kimsenin üstü, özel kağıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz.
Vicdan ve Din Özgürlüğü
Madde 23
(1) Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat özgürlüğüne sahiptir. (2) Kamu düzenine, genel ahlaka veya bu amaçla çıkarılmış yasalara aykırı olmayan ibadetler, dinsel ayin ve törenler serbesttir. (3) Kimse, ibadete, dinsel ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlarını açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlarından dolayı kınanamaz. (4) Din eğitim ve öğretimi, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. (5) Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasal veya yasal temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasal ve kişisel çıkar veya nüfuz sağlama amacı ile her ne surette olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. Bu yasak dışına çıkan veya başkasını bu yolda kışkırtan gerçek veya tüzel kişiler hakkında, yasanın gösterdiği kurallar uygulanır ve siyasal partiler, Anayasa Mahkemesi olarak görev yapan Yüksek Mahkemece temelli kapatılır.
Düşünce, Söz ve Anlatım Özgürlüğü
Madde 24
(1) Herkes, düşünce ve kanaat özgürlüğüne sahiptir; kimse, düşünce ve kanaatlarını açıklamaya zorlanamaz. Düşünce suçu yoktur. (2) Herkes, düşünce ve kanaatlarını, söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hak, herhangi bir resmi makamın müdahalesi ve Devlet sınırları söz konusu olmaksızın, kanaatını anlatma, haber ve fikir alma ve verme özgürlüklerini kapsar. (3) Söz ve anlatım özgürlüklerinin kullanılması, yalnız ulusal güvenlik, anayasal düzen, kamu güvenliği, kamu düzeni, genel sağlık, genel ahlak yararı için veya başkalarının şöhret veya haklarının korunması veya bir sırrın açıklanmasının önlenmesi veya yargının otorite veya tarafsızlığının sürdürülmesi için gerekli ve yasanın koyduğu yöntemlere, koşullara, sınırlamalara veya cezalara bağlı tutulabilir.
Ailenin Korunması
Madde 35
(1) Aile toplumun temelidir. Devlet ve diğer kamu tüzel kişileri ailenin, ananın ve çocuğun korunması için gerekli önlemleri alır ve örgütleri kurar. (2) ……………
Öğrenim ve Eğitim Hakkı
Madde 59
(1) …………… (2) …………… (3) Çağdaş bilim ve eğitim ilkelerine aykırı öğretim ve eğitim yerleri açılamaz. (4) Halkın öğrenim ve eğitim gereksinimlerini sağlama Devletin başta gelen ödevlerindendir. Devlet, bu ödevini, Atatürk İlkeleri ve Devrimleri doğrultusunda, ulusal kültür ve manevi değerlerle bezenmiş bir muhteva, çağın ve teknolojinin gelişmesine, kişinin ve toplumun istek ve gereksinimlerine yanıt verecek planlı bir şekilde yerine getirir. (5) …………… (6) ………...… (7) ……………
Gençliğin Korunması
Madde 60
Devlet, gençlerin bilgili, sağlıklı, sağlam karakterli ve topluma yararlı birer yurttaş olarak yetişme ve geliştirilmelerini sağlar.
VI. İNCELEME:
Davalı Başsavcılık, bu iptal davasındaki Davacı sendikanın dava açma ehliyeti hususunda herhangi bir iddia veya itirazda bulunmamakla birlikte, Davacı sendikanın ortaöğretim seviyesindeki okullarda görev yapan ve Tüzüğün yürütülmesinden sorumlu olan okul yönetiminde bulunan üyeleri olması dolayısıyla, Değişiklik Tüzüğü’nün sendikayı esaslı şekilde ilgilendirdiği ve dava açma ehliyetinin bulunduğu kabul edilmelidir.
Davacı iptal davasında iptali talep edilen Değişiklik Tüzüğü’nün tümünün ve bilhassa 3., 4. ve 5. maddeleri ile Esas Tüzüğe eklenen yeni 5., 5A ve 15. maddesinin (a). fıkrasının 5. bendinin Anayasa’nın hukuk devleti, laiklik, eşitlik ilkeleri başta olmak üzere Anayasa’nın 1., 3(4), 5., 8., 11., 19., 23., 24., 35(1), 59(3), 59(4) ve 60. maddelerine aykırı olduğunu ileri sürdü.
Bu meselede birden fazla karar bulunduğundan Davacının ileri sürdüğü aykırılık iddiaları, Birleştirilmiş Anayasa Mahkemesi 12-13-14-15-16/2012 D.3/2012’de okunduğu şekilde, Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülen maddeler ileri sürüldüğü sırayla incelenecektir.
Anayasa Mahkemesinin iptal davalarındaki görevi, Anayasa’yı münhasıran yorumlama yetkisinden dolayı, tarafların iddiaları göz önünde bulundurularak, ancak iddia ileri süren tarafların gerekçeleri ile bağlı kalmadan, konuyu her yönüyle incelemektir. Bu esastan hareketle, iptal davasında, Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülen Tüzük maddelerinin, Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülen maddelerine aykırı olup olmadığı açısından incelenecektir.
İptali talep edilen Tüzüğün, Değişiklik Tüzüğü ile eski 5. madde kaldırılarak yerine eklenen 5. maddenin (2). fıkrasında, kılık kıyafet düzenlemesi, okul idaresi tarafından; eğitimde fırsat eşitliğine engel teşkil etmeyecek, pedagojik esaslara uygun olacak ve her türlü ayrımcılığı reddeder şekilde belirleneceği öngörülmüştür.
Değişiklik Tüzüğü ile eklenen Esas Tüzüğün 5.maddesinin (3).fıkrası, ortaokul düzeyindeki öğretim kurumlarındaki öğrencilerin üniformaları okul yönetimi tarafından belirlenir kuralını içermekte, Başsavcılığın belirttiği gibi inançla ilgili bir kurala yer vermemektedir.
Değişiklik Tüzüğü ile eklenen Tüzüğün 5.maddesinin (4).fıkrası ise lise düzeyindeki öğretim kurumlarındaki öğrencilere ilişkindir. Bu düzenlemede öğretim kurumlarında, lise düzeyindeki öğrencilere inançlarına saygı gösterileceği ve bu inançların gerektirdiği tercihleri uygulamalarına imkân tanınacağı, okul yönetimi tarafından belirlenen okul üniforması ile birlikte, inançlarının gerektirdiği belirli kıyafetleri giymekte serbest olunacağı, ancak işbu kıyafetin okul üniformasını kapatamayacağına yönelik kurallar bulunmaktadır.
Esas Tüzüğe Değişiklik Tüzüğü ile eklenen 5A maddesindeki düzenlemeye göre, Hala Sultan İlahiyat Koleji isimli eğitim kurumunun öğrencilerinin kılık kıyafeti ile ilgili düzenlemeler, okul yönetiminin önerileri doğrultusunda, Bakanlık tarafından belirlenecektir.
Tüzüğe, dava konusu Değişiklik Tüzüğü ile eskisi kaldırılmak suretiyle eklenen 15. maddenin (a). fıkrasının 5. Bendi, Bakanlığın veya okul yönetiminin belirlediği kılık kıyafete uymamayı bir disiplin suçu olarak belirlemiştir.
Yukarıda özetlenen iptali talep edilen Tüzük kuralları incelendiğinde, iptal davasının temel konusunun, öğrencilerin inançlarının gerektirdiği tercihleri uygulamalarına imkân tanınması ve inançlarına uygun kıyafet giymekte serbest olmalarına ilişkin düzenlemeler olduğu görülmektedir.
Davacının iddialarını, iptali talep edilen Tüzüğün liselere getirdiği, öğrencilerin inançlarının gerektirdiği tercihleri uygulamalarına imkân tanınması ve inançlarının gerektirdiği belirli kıyafetleri giyme serbestliği kapsamında inceleyecek, konuyu ayrıca bu kurala uyulmaması veya getirilen sınırlandırmanın oluşturduğu sonuçlarla ilgili disiplin düzenlemesi yönüyle de değerlendirilecektir.
Anayasa’nın başlangıç kısmında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kuruluş amacı; insan hak ve özgürlüklerini, hukukun üstünlüğünü, kişilerin ve toplumun huzur ve refahını korumayı içeren çok partili, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini gerçekleştirmek ve Atatürk ilkelerine bağlı kalmak olarak ifade edilmektedir.
Anayasa’nın devletin şekli ve niteliklerinin düzenlendiği 1. maddesine göre Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti demokrasi, sosyal adalet ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan laik bir Cumhuriyettir. Anayasa, laiklik ilkesini devletin şekli ve niteliği olarak saymakta, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin laik bir devlet yapısına sahip olduğunu belirtmektedir.
KKTC Anayasası’nın Vicdan ve Din Özgürlüğü başlıklı 23. maddesi, Anayasa’nın “Temel Hak ve Özgürlükler ve Ödevler” başlıklı ikinci kısmı altında yer almakta olup din ve vicdan hürriyetini düzenlemektedir.
Anayasa’nın 23. maddesinin (1). fıkrası ile herkesin vicdan, dini inanç ve kanaat özgürlüğüne sahip olduğunu belirledikten sonra, (3). fıkrasıyla, kimse devletin sosyal, ekonomik, siyasal veya yasal temel düzenini, kısmen de olsa din kurallarına dayandırma veya siyasal ve kişisel çıkar veya nüfuz sağlama amacı ile her ne surette olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemeyeceği veya kötüye kullanamayacağı kuralını koymaktadır. Anayasa’nın 23.maddenin (2).fıkrasına göre ise ibadet hakkı kamu düzenine, genel ahlaka veya bu amaçla çıkarılmış yasalara aykırı olmadığı takdirde serbesttir.
KKTC Hukukunda uluslararası sözleşmeler, Anayasa Mahkemesinin, Anayasa Mahkemesi 3/2006 D.3/2006 sayılı kararında, KKTC’de usulüne göre yürürlüğe konmuş uluslararası antlaşmalar sadece yasa hükmünde olmakla kalmayıp bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine dahi başvurulamayacağı belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi, usulüne göre yürürlüğe konmuş antlaşmaların Anayasa kuralları ile aynı seviyede olup diğer yasalardan üstün olduğunu karara bağlamıştır.
Uluslararası anlaşma niteliğinde olup Anayasa’nın 90. maddesi tahtında kabul edilip Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yasalaşan 6/1996 sayılı Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunmasına İlişkin Yasa’da 18 yaş altındaki bireyler çocuk kabul edilmektedir. İlgili Yasa’nın 14. maddesinde çocukların din, vicdan ve inanç özgürlüğüne sahip olduğu, çocukların din özgürlüklerine saygı gösterileceği, dinini ve inançlarını açıklama özgürlüklerinin kanunla öngörülmek ve gerekli olmak kaydıyla yalnızca kamu güvenliği, kamu düzeni, sağlık ya da başkalarının temel hakları ve özgürlüklerini korumak gibi amaçlarla sınırlandırılabileceği düzenlemesi yer almaktadır.
Dava konusu Değişiklik Tüzüğü ile ilgili ileri sürülen iddialar eğitim hakkı ile ilgili de olduğundan kişilerin “Öğrenim ve Eğitim Hakkı”nı düzenleyen Anayasa’nın 59. maddesinin de incelenmesi gerekir.
Anayasa’nın 59. maddesi kimsenin, öğrenim ve eğitim hakkından yoksun bırakılamayacağını düzenlemektedir. Anayasa’nın 59. maddesi, çağdaş bilim ve eğitim ilkelerine aykırı öğretim ve eğitim yerleri açılamayacağını ve devletin bu hakla ilgili ödevini Atatürk İlkeleri ve Devrimleri doğrultusunda, ulusal kültür ve manevi değerlerle bezenmiş bir muhteva, çağın ve teknolojinin gelişmesine, kişinin ve toplumun istek ve gereksinimlerine yanıt verecek planlı bir şekilde yerine getireceğini öngörmektedir.
Anayasa Mahkemesinin Anayasa Mahkemesi 24/2002 D.4/2003 sayılı kararı ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin iç hukukumuzun bir parçası olarak kabul edildiği bilinmektedir. Dolayısıyla, dava konusu Tüzük’le ilgili incelemede, Sözleşmenin din ve vicdan hürriyetini düzenleyen 9. maddesi ve bu konuda verilmiş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları da dikkate alınacaktır.
Laiklik, demokratik sistemin korunması için Anayasa’nın vazgeçilmez bir unsuru olup devletin temel niteliklerindendir. Demokratik bir sistemde laik bir devletin tarafsız ve çoğulcu bir ortam sağlayarak farklı inanç, düşünce ve hayat tarzları nedeni ile çatışan bireylerin, barışçıl olarak toplumda her türlü inancını ifade edebileceği çoğulcu bir ortam sağlama görevi bulunmaktadır.
Laik bir devlette, ülkede din hürriyetinin varlığı bulunmakta ayrıca, din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrı olması gerekmektedir. Din ve devlet işlerinin ayrılığı devletin resmi bir dini olmamasını, devletin bütün dinler karşısında tarafsız olmasını, din kurumları ile devlet kurumlarının birbirlerinden ayrı olmasını ve hukuk kurallarının din kurallarına uymak zorunda olmamasını içermektedir (Bkz. Anayasa Mahkemesi 2/2018 D.3/2021).
Laiklik, devletin din ve inançlar karşısında tarafsızlığını sağlayan, devletin din ve inançlar karşısındaki hukuki konumunu, görev ve yetkileri ile sınırlarını belirleyen anayasal bir ilkedir. Laik devlet, resmî bir dine sahip olmayan, din ve inançlar karşısında eşit mesafede duran, bireylerin dini inançlarını barış içerisinde serbestçe öğrenebilecekleri ve yaşayabilecekleri bir hukuki düzeni tesis eden, din ve vicdan hürriyetini güvence altına alan devlettir. Devletle dinin ayrılığı, din ve vicdan hürriyetinin bir gereği olmanın yanında, dinin siyasi müdahalelerden korunması ve bağımsızlığını sürdürmesi için de gereklidir (Bkz. TC AYM E.2012/65, K.2012/128, K.T. 20/9/2012 ve Tuğba Arslan kararı Başvuru Numarası: 2014/256).
Laik bir devlette, bireyin dini tercihini yapma hürriyeti bulunduğu gibi laiklik, bu dini tercihe saygı gösterilmesini ve devletin tarafsızlığını garanti eder. Demokratik ve laik devletin temel amaçlarından biri, toplumsal çeşitliliği koruyarak, bireylerin sahip oldukları inançlarıyla barış içinde bir arada yaşayabilecekleri siyasal düzenleri inşa etmektir. Çoğulcu laiklik anlayışının kabul edildiği toplumlarda inanç, düşünce ve hayat tarzları birbirleriyle çatışan insanların barışçıl biraradalığını ve toplumda her türlü inancın kendisini ifade edebileceği çoğulcu bir ortamı sağlamak olanağı vardır (Bkz. TC Anayasa Mahkemesi K.T. 20/9/2012 ve Tuğba Arslan kararı Başvuru Numarası: 2014/256).
Bu amaçla, devletin negatif ve pozitif yükümlülükleri bulunduğu kabul edilmektedir. Negatif yükümlülük, devletin bir dini veya inancı resmi olarak benimsememesi ve bireylerin din ve vicdan özgürlüğüne Anayasada belirtilen nedenler bulunmadıkça müdahale edilmemesini gerektirir. Devletin pozitif yükümlülüğü ise din ve vicdan hürriyetinin önündeki engellerin kaldırılması, bireylerin inandıkları gibi yaşayabilecekleri uygun ortam ve imkânların sağlanması olarak ifade edilmektedir (Bkz. TC Anayasa Mahkemesi E.2012/65 K.2012/128).
Din hürriyeti, inanç hürriyetini, yani kişinin istediği dini seçebilme hakkını içerir ve kişinin inandığı dinin gereklerini serbestçe yerine getirilebilmesi hakkını sağlar. Kişinin dinini seçme hakkı ile din, inanç ve düşüncelerini açıklamaya veya değiştirmeye zorlanamaması, bunlardan dolayı kınanamaması, baskı altında tutulamaması ile devletin belirli bir dini veya inancı kişilere dayatmamasını ifade eden din özgürlüğünün içsel alanı demokratik, laik bir hukuk devletinde kanun koyucunun her türlü etkisinin dışındadır.
Birey, kendi düşünce ve davranışlarını, ister dinsel değerler doğrultusunda, ister tamamen akılcı ve bilimsel kriterlere göre düzenleme konusunda serbest, inandığı dinin gereklerine göre yaşamakta tamamen özgürdür. Laik devlette, yasalarca konulmuş sınırlar içerisinde herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığa vurabilmekte, dini inancı olmayanlar için de bu hakkını kullanmak konusunda serbesiyet sağlanmaktadır.
Vicdan, din ve inanç özgürlüğü, bireyin inancını iç dünya, din veya inancı dışa vurma, tek başına veya kollektif olarak veya başkaları ile birlikte ve özel alanda olduğu gibi kamusal alanda da açıklanma hakkına yönelik koruma içermektedir. İnanç bir görüş anlamına gelmemekte düşünce, vicdan ve dine sahip olmayı kapsamakta ve özel veya kişisel inançlar alanını kapsamamaktadır. İnanç özgürlüğünün korumasına giren inançlar, “belirli bir ikna edicilik, ciddiyet, bağlılık ve önem seviyesine sahip” olmalıdır ve insan onuruna saygıyla bağdaşır nitelikte addedilmelidir. Diğer bir deyişle, inanç “insan yaşamı ve davranışının önemli ve temel bir yönüne” ilişkin olmalıdır. (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Kapsamında Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü Hakkının Korunması, Jim Murdoch Avrupa Konseyi İnsan Hakları El Kitabı).
Vicdan ve din özgürlüğü, anayasal boyutta çekirdek hak niteliğindedir ve bu özgürlüğün düşünce boyutu sınırlandırılamaz, mutlak koruma altındadır ve bireyin temel hakkı açısından dokunulmaz alanıdır. Bu özgürlüğün dışa yansıyan boyutunda yer alan kıyafet gibi unsurlar ise sadece kamu düzeni, genel ahlak, başkalarının hak ve özgürlükleri gibi gerekçelerle sınırlandırılabilir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin vicdan ve din özgürlüğünü düzenleyen 9. maddesi uyarınca düşünce, vicdan ve din özgürlüğü demokratik toplumun temel unsurlarından biridir. Sözleşme’nin 9. maddesinde düzenlenen vicdan ve din özgürlüğünün diğer temel kişi hak ve özgürlüklerinde olduğu gibi yasa ile, hakkın özüne dokunmadan meşru bir amaç için demokratik bir toplumda gerekli olduğu oranda kısıtlanabileceği konuyla ilgili kararlarda ifade edilmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına göre din ve vicdan özgürlüğü kişinin dinini açıklama özgürlüğünü de barındırmakta, inanca bağlı kıyafet giyilmesi bireyin inancını dışa açıklaması olarak kabul edilmekte ve vicdan ve din hürriyeti kapsamında yer almaktadır. Mahkeme kararlarında bu özgürlüğün sadece dini boyutuyla, inananların kimliğini ve yaşam anlayışlarını oluşturan en hayati unsurlardan biri olmakla birlikte, aynı zamanda inanmayanlar veya inancı bulunmayanlar için de değerli bir varlık olduğu belirtilmektedir (AİHM Kokkinas ile Yunanistan 14307/88).
AİHM, öğrencilerin dinlerini açıklama özgürlüğünün, farklı inançlara sahip öğrenciler arasında uyumlu bir birlikteliği sağlamayı amaçlayan yer ve biçim kısıtlamalarına tabidir görüşündedir. AİHM’nin Eweida ile United Kingdom (Başvuru No. 48420/10, 59842/10, 51671/10, 36516/10) kararında, Mahkeme, kişinin dinini serbestçe açıklama hakkının iç hukuk düzeninde yeterince korunup korunmadığı ile kişi ile diğerlerinin hakları arasında adil bir denge kurulup kurulmadığına bakılması gerektiğini belirtmektedir. Mahkeme kararında ulusal makamların rekabet eden Sözleşme hakları arasında bir denge kurma konusunda geniş bir takdir payı bulunduğu ifade edilmektedir. Vicdan ve din özgürlüklerine ilişkin temel hak ve özgürlüklerle ilgili devletin kural koyucularının konulacak düzenlemelerle ilgili geniş takdir marjı ve tercihte bulunma yetkisi vardır.
Vicdan ve din özgürlükleri konusunda toplumda farklı görüşler gündeme geldiğinde kural koyucunun, ulusal gelenekler ve başkalarının hak ve özgürlüklerini koruma ve kamu düzenini muhafaza etme ihtiyacıyla hareket ederek, düzenlemelerin kapsamı ve biçimine ilişkin tercihlerde bulunma hususunda takdir yetkisi bulunmaktadır. Bu takdir yetkisi, demokratik bir toplumun yaşaması için gereken, başkalarının hak ve özgürlüklerini koruma, kamu düzenini muhafaza etme ve gerçek çoğulculuğu teminat altına alma gerekliliği dikkate alınarak belirlenmelidir.
Yeri gelmişken belirtmekte fayda vardır ki; kural koyucu tarafından konulacak bu kurallarla ilgili Anayasa Mahkemesi tarafından, anayasaya aykırılık boyutunda incelecek olan kural koyucunun bu takdir hakkını nasıl kullandığı veya idarenin nasıl bir tercihte bulunduğu değil konulan kuralların Anayasa’daki hükümlere uygun olup olmadığı, bir başka ifade ile Anayasa’ya uygunluk denetimidir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesinin görevinin Anayasa’ya uygunluk denetimi ile sınırlı olduğunu, dava konusu Değişiklik Tüzüğü ile getirilen kurallarla ilgili hangi tercihin yapılmasının gerektiği konusunda bir incelenme yapılmasının mümkün olmadığını belirtir, bu yönde yapılacak bir incelemenin yerindelik denetimi oluşturacağının ifade edilmesi gerekir. Anayasa hukukunda temel prensip, yasaların mümkün olduğu oranda Anayasa’ya uygun olarak yorumlanmasıdır (Bkz. Anayasa Mahkemesi 10/1983 D. 1/1984). Bu nedenle dava konusu Tüzüğün mevcut haliyle Anayasa kurallarına uygunluk boyutunda incelenmesi gerektiği ve onun dışındaki takdir marjının ve tercihin idarenin uhdesinde olduğu kabul edilmelidir. Yine laiklik ilkesi açısından duruşmada ifade edilen dayatmacı laiklik – özgürlükçü laiklik yaklaşımının da idarenin yapacağı tercihin bir unsuru olarak kabul edilmesi ve Anayasa Mahkemesinin idarenin bu konudaki tercih ve takdirine müdahalesinin söz konusu olamayacağının en baştan belirtilmesi gerekir. Bununla birlikte, KKTC Anayasası’ndaki vicdan ve din hürriyeti ile laiklik ilkeleri açısından konu değerlendirildiğinde, Anayasamız, yukarıdaki incelemelerden görülebileceği üzere, özgürlükçü bir laiklik yaklaşımına uygun bir Anayasa olarak kabul edilebilir.
Dava konusu Tüzük’te yer alan inanç kelimesinin dini de kapsamakta olduğu ve inancın gerektirdiği kıyafetin giyilmesi ise inancın dışa vurumu olduğu kabul edilmelidir.
Davacı inanca dayalı kıyafetin bilhassa dini inanca dayalı giyilen başörtüsünün kuvvetli bir dini sembol olduğundan laiklik ilkesine aykırılık oluşturacağını ileri sürmektedir.
KKTC Anayasası’nda yer alan laiklik, vicdan ve din hürriyeti ile eğitim hakkına ilişkin hükümler irdelendiğinde, eğitim kurumlarında inancın gerektirdiği kıyafetlerin giyilmesinin laikliğe aykırı olacağına dair spesifik bir kural bulunmamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin vicdan ve din hürriyeti ile eğitim hakkıyla ilgili kurallarına bakıldığında da durum yine aynı olup eğitim kurumlarında inanca bağlı kıyafet giyilmesinin kendiliğinden laikliğe aykırılık oluşturduğuna dair açık bir kural yoktur. Bu durumda eğitim kurumlarında inançların gerektirdiği kıyafetin giyilmesinin kamu düzenine ve başkalarının hak ve özgürlüklerine veya laiklik ilkesine aykırılık oluşturmadığı sonucuna varılması gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nin Tuğba Arslan kararında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları incelendikten sonra, “Laiklik gerekçesinin makul bir temeli olduğundan bahsedilebilmesi için, başvurucunun dini bir gereklilik olarak taktığını ileri sürdüğü başörtüsünün saldırgan ya da başkalarının inançlarına müdahale eden, baskıcı, tahrik edici, kendi inancını zorla dayatma amacı bulunduğunun veya toplumsal işleyişi tahrip ettiğinin, birtakım karışıklıklara ve düzensizliklere neden olduğunun gösterilebilmesi gerekir” görüşüne ulaşılmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi, Sara Akgül kararında (Başvuru No. 2015/269); inanç veya dinin açıklanmasının yasaklanabilmesi için “başkalarının hak ve özgürlüklerinden yararlanmasının engellendiğini gösteren çok önemli gerekçelere dayanılması gerekmektedir.” ifadelerini kullanmıştır.
Alıntısı yapılan kararlardan görülebileceği üzere, bu yönde bir karar verilebilmesi için getirilen bir norm ile giyilmesine izin verilen inanca bağlı kıyafetin saldırgan ya da başkalarının inançlarına müdahale eden, baskıcı, tahrik edici, kendi inancını zorla dayatma amacı bulunduğunun veya toplumsal işleyişi tahrip ettiğinin, birtakım karışıklıklara ve düzensizliklere neden olduğunun ve kamu düzenini bozucu olduğunun gösterilmesi ve ispat edilmesi gerekir.
Dava konusu Değişiklik Tüzüğü’nde izin verilen inanca bağlı kılık kıyafetle ilgili kurallar bulunmakta ve inanca bağlı kılık kıyafet giyeceklerin bu kurallara uyması gerekmektedir. Bu kurallara uymayanların ise Esas Tüzüğün 15. maddesinin (a). fıkrasının 5. bendi tahtında disiplin suçu işleyeceği kuralı yer almaktadır. Değişiklik Tüzüğünde inanca bağlı kıyafetin okul üniforması ile uyumlu ve üniformayı kapatmayacak şekilde olması gerektiği, bu kıyafetin sadece lise düzeyindeki öğrenciler tarafından okul yönetimi tarafından belirlenecek renk, desen, şekil, boyut, esas ve usullerde giyilmesine izin verildiği kurala bağlanmakta, bu konuda bu kıyafetlerin giyilmesinde bir sınırlama yer aldığı görülmektedir. Değişiklik Tüzüğünde yer alan düzenleme ile bir kısım öğrencinin inancının gerektirdiği belirli kıyafetleri giymesine Değişiklik Tüzüğünde belirtilen koşullarla izin verildiği sabittir.
Buradan görülebileceği gibi vicdan ve din hürriyeti ile ilgili hakkın belirli bir öğrenciye belirli şekilde kullanılmasına izin verilirken, diğer taraftan bu temel haklara ilişkin öğrenci ve kullanıma ilişkin sınırlandırmalar getirilmiş, bu sınırlandırmaya uymayanların ise disiplin suçu işleyeceğine dair kural konulmuştur.
Davacı, Değişiklik Tüzüğü ile giyilmesine izin verilen inanca bağlı kıyafetin güçlü bir dini sembol oluşturduğunu, bu nedenle baskıcı nitelikte olup başkalarının özgürlüklerine müdahale teşkil ettiğini ileri sürmektedir. Bir dini sembolün pasif veya güçlü olup olmadığını belirlerken bu sembolün kullanıldığı kamusal alan, kullanan ve bundan etkilenmesi muhtemel kişilerin kimler olduğu, kullanım şekli gibi birçok faktörün dikkate alınması gerekmektedir. Tüzük ile getirilen sınırlamanın inanca bağlı giyilecek kıyafetin okul yönetiminin belirleyeceği renk, desen, şekil ve esaslara tabi olacağından keza üniformayı kapatmayacak şekilde giyilebileceğinden güçlü bir dini sembol oluşturacağından söz edilememektedir. İnanca bağlı kıyafetin okul üniforması ile uyumlu olacağı ve üniformayı kapatmayacağına ilişkin bir sınırlama bulunduğundan, üniforma dışında giyilecek inancın gerektirdiği kıyafetlerin, izin verildiği şekliyle üniformanın yanında güçlü bir dini sembole bürünmeyeceği sonucuna varılması gerekmektedir.
Başsavcılık, Tüzüğün temel amacının, Anayasa’da belirlenen zorunlu eğitim dönemini tamamlayıp dini inancının gerektirdiği bir kıyafet unsuru nedeniyle okul yönetimi tarafından eğitimine devam etmesine izin verilmemesi sebebiyle eğitime devam edemeyen dini inancı gelişmiş, zorunlu ve eğitim yaşını tamamlayan, 15 yaşındaki çocukların eğitime devam etmesi ve dini inançları ile eğitim hakları arasında bir tercih yapmak zorunda bırakılmamaları olduğunu ifade etmiştir. Bu husus dikkate alındığında, pedagojik olarak belirli bir olgunluğa ulaşmış, yaşı itibarıyla dini inanç gelişimi, düşünce ve muhakeme yeteneğine sahip olabilen, zorunlu eğitim dönemini tamamlayan 15 yaşındaki çocukların dini inançları gereği kamusal alanda bu kıyafetleri giymelerinin, başkalarının dini inançlarına müdahale ederek kamusal alanda giyilmesi ile kendi inancını dayatan bir nitelik oluşturduğundan söz edilemeyeceğinden, laiklik ilkesinin ihlal edildiği sonucuna varılamaz.
Davacının bir diğer iddiası, Tüzüğün vicdan ve din özgürlüklerine kısıtlama getirdiği, belirli bir dine yönelik düzenleme getirilirken devletin tüm din veya inançlara tarafsız olma ödevinin ihlal edildiği, başka inançların veya inanmama hakkının engellendiği, bu nedenle sınırlandırmanın belirsiz ve öngörülebilir olmadığı, keyfi olduğudur.
Esas Tüzüğün 5. maddesinin (4). fıkrasında yer aldığı şekli ile, “inançlarının gerektirdiği belirli kıyafetleri giymekte serbesttir” ifadeleri, iddia edildiği gibi belirli bir inanç veya dinle sınırlı olmadığı ve herhangi bir şekilde belirli bir din veya inançla sınırlı bir düzenleme içermediği görülmektedir. Mahkeme huzurunda, üniformayı kapatmayacak, inanca dayalı yegâne kıyafetin başörtüsü olduğuna dair herhangi bir olgu bulunmadığı gibi huzurunda iptal davası konusu yapılan düzenlemenin içeriğinde yazılanlarla bir inceleme yapılması gerekir. Anayasa Mahkemesi, huzurunda yer alan Tüzük’te, içerik olarak, tüm inançlara saygı gösterilmesi ve imkân tanınmasının yer aldığını göz önüne alındığında, ilgili düzenleme tüm inançlara uygun kıyafet giyme serbestisi tanıdığından devletin tüm dinlere karşı tarafsız olması hususundaki ilkeye uygun bir düzenleme olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle, ilgili düzenlemenin laiklik ilkesine aykırılık oluşturduğu makul şüpheden ari olarak ispat edilebilmiş değildir. Netice itibarıyla, dava konusu Tüzük’teki lise düzeyindeki çocukların inancın gerektirdiği kıyafetlerin giyilmesine ilişkin düzenlemenin, Anayasa’nın Başlangıç ve 1.maddesinde yer alan laik devlet ve laiklik ilkesine aykırılık oluşturmadığı sonucuna varırım.
Anayasa’nın 59. maddesi ise kişilerin Öğrenim ve Eğitim Hakkı’nı düzenlemektedir. Anayasa’nın 59. maddesi, kimsenin öğrenim ve eğitim hakkından yoksun bırakılamayacağını, çağdaş bilim ve eğitim ilkelerine aykırı öğretim ve eğitim yerleri açılamayacağını ve devletin bu hakla ilgili ödevini Atatürk İlkeleri ve Devrimleri doğrultusunda, ulusal kültür ve manevi değerlerle bezenmiş bir muhteva, çağın ve teknolojinin gelişmesine, kişinin ve toplumun istek ve gereksinimlerine yanıt verecek planlı bir şekilde yerine getireceğini öngörmektedir.
Anayasa’nın 59. maddesi uyarınca, öğrenim ve eğitim hakkının anayasal güvence altında bir hak olduğu, eğitim ile ilgili Anayasa’nın devlete pozitif yükümlülükler yüklediği, kimsenin öğrenim ve eğitim hakkından yoksun bırakılamayacağı, çağdaş, bilim ve eğitim ilkelerine aykırı eğitim kurumlarının açılamayacağı, devletin eğitim ve öğretim ödevini Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda, ulusal kültür ve manevi değerlerle bezenmiş bir muhtevayla, çağın ve teknolojinin gelişimine, kişinin ve toplumun istek ve gereksinimlerine yanıt verecek planlı bir şekilde yerine getirme yükümlülüğü bulunmaktadır.
Atatürk ilke ve devrimlerinin bir ilkesi olan laiklik, laik, ulusal kültür ve değerlerle bezenmiş, çağın ve teknolojinin gelişimine dayalı eğitim sistemini kapsamaktadır.
Bireyin eğitim ve öğretim hakkından yararlanırken vicdan ve din özgürlüklerini belirli kurallarla kullanması, çağdaş eğitim sistemine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırılık oluşturmayacaktır. Atatürk ilke ve devrimlerinden biri olan laiklik, laik eğitim sistemini kapsamakla birlikte, bireylerin kurallara bağlı olarak giyecekleri kıyafetlerle inancını dışa vurmasını yasaklayan bir kural içermemektedir.
Bu nedenle dava konusu Tüzüğün, Atatürk ilke ve devrimleri ile öğrenim ve eğitim haklarına ilişkin kurallara bir aykırılık oluşturduğu söylenemez.
Davacının bir diğer iddiası, Esas Tüzüğün 5. maddesinin (4). fıkrasında yer alan, inanca bağlı kıyafet düzenlemesi belirli bir dini işaret ettiğinden Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırılık oluşturduğu yönündedir. Yukarıda yapılan incelemede Değişiklik Tüzük metninde sadece belirli bir inanca veya dine mensup kişilere yönelik veya belirli bir inanca veya dine ait kıyafetin giyilebilmesine ilişkin bir düzenleme bulunmadığından ve bu konuda inancın gerektirdiği kıyafetler içerikli genel bir kurala yer verildiğinden bu iddianın reddine karar verilmesi gerekir.
Davacı ayrıca, Bakanlar Kurulunun eğitimle ilgili yasaların kendisine vermediği bir yetki ile dava konusu Değişiklik Tüzüğü’nü yürürlüğe koyarak Anayasa’nın 3. maddesinin (4). fıkrası ve 5. maddelerinde düzenlenen, hiçbir makam veya organın kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetki kullanamayacağı ve Anayasa’nın, Bakanlar Kurulu yürütme yetki ve görevini Anayasa ve yasalara uygun olarak kullanıp yerine getireceği ilkeleri ile Anayasa’nın 11. maddesi uyarınca temel hak ve özgürlüklerin yasayla sınırlandırılacağı ilkesine aykırı davrandığı iddiasındadır. Davalı ise hitabında daha önce herhangi bir sınırlandırma bulunmayan din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili “dava konusu tüzük değişikliği ile yapılan bir sınırlandırma vardır” ifadelerini kullanarak, ulusal makamın çok fazla sınırlandırmaya gitmeden inancın gerektirdiği kıyafetin kullanılmasına belli sınırlarla izin veren düzenlemeyi getirdiğini belirtmiştir. Davalı inanca bağlı kıyafetin giyilmesinin bu Tüzük’ten önce serbest olduğunu ifade etmesinin yanında, önceleri yasaklayan bir düzenleme mevcut değilken kılık kıyafet belirleme yetkisinin kullanıldığı ifadelerini içeren Kıbrıs Türk Barolar Birliği tarafından hazırlanan raporu sunmakla bu iddiasını yinelemiştir. Davalı önceden sınırsız olan bu alana yapılan yeni düzenlemeyle, vicdan ve din özgürlüğü ile eğitim hakkı arasında bir denge kurarak dini sembol ve kıyafet kullanma hakkını kısıtladığını öne sürmüştür. Bu kısıtlamayla okul üniforması ile uyumlu olacak, eğitimde fırsat eşitliğine engel teşkil etmeyecek, kılık kıyafet düzenlemesi pedagojik esaslara uygun olacak, eğitim ortamında kılık kıyafete dayalı ayrımcılık reddedilecek, öğrencilerin inançlarının gerektirdiği tercihleri uygulamalarına imkân tanınacak, sadece liselerde serbest olacak, inancın gerektirdiği kıyafet unsurunun okul üniformasını örtmeyecek şekilde kullanacak, kıyafet unsuru okul üniforması ile birlikte giyilecek, kıyafet unsurunun rengi, şekli, boyutu, deseni, okul üniforması ile uyumlu olacak ve Bakanlık genelgesi ile belirlenecek şeklinde sınırlar getirildiğini belirtmektedir.
Davalı, Değişiklik Tüzüğü’nün, örneğin inanca dayalı pardösü gibi bazı kıyafetlerin okulda giyilmesine izin vermediğini, Değişiklik Tüzüğünün bazı kıyafetleri tüm dinlere mensup kişiler açısından kısıtladığını, üniformayı örtecek kıyafet unsuru kullanılamayacaktır şeklinde kural koyup üniformayı esas tuttuğunu ve bir takım kıyafetleri ise serbest bıraktığını belirtmektedir.
Ortaokullar ile Ortaöğretim Kurumları içinde ve Dışında Uyulacak Kurallar ve Disiplin (Değişiklik) Tüzüğü olarak 1998 yılında yayımlanan Tüzüğe 1998, 2020, 2021 ve 2025 yılları içerisinde değişiklikler yapıldıktan sonra son olarak dava konusu tüzük değişikliği yapılmıştır. Dava konusu Değişiklik Tüzüğü ile ikinci bölümün, “Öğrencilerden Beklenen Davranışlar” başlığı kaldırılarak yerine “Öğrencilerden Beklenen Davranışlar ve Kılık Kıyafet Düzenlemesi” başlığı konmuştur. Daha önce sadece kılık kıyafet, Tüzüğün 15. maddesinin (a). fıkrasının 5. bendine göre okul yönetimi tarafından belirlenecek kuralı yer alırken buna Bakanlık da eklenmiştir.
Anayasa’nın 23. maddesinde güvence altına alınan vicdan ve din özgürlüğüne ilişkin olarak inancın gerektirdiği kıyafet giyilmesi serbest olmakla birlikte sadece lise düzeyindeki öğrenciler tarafından okul yönetimi tarafından belirlenecek belirli kıyafetlerin giyilebilecek olması ve okul üniformasını kapatmaması şartı bulunmaktadır. İnancın gerektirdiği kıyafetin üniformayı kapatmaması, lise düzeyinde öğrencilerin giymesine izin verilmesi, belirli renk ve desenlerle giyilmesine izin verilmesi, inancın gerektirdiği belirli kıyafetin ne olduğunun okul yönetimi veya ilgili Bakanlık tarafından belirlenecek olması ve izin verilmesi halinde giyilebilecek olmasına yönelik kurallar Değişiklik Tüzüğünde yer almaktadır. Değişiklik Tüzüğü’nün yayımlanmasından önce inancın gerektirdiği kıyafetin giyilmesine yönelik mevzuatta herhangi bir açık kural veya sınırlandırma yer almamaktaydı. Önceki Tüzük maddelerinde eğitim kurumlarında okul yönetiminin belirleyeceği kıyafetlerin giyilmesi kuralı yer alırken, sadece okul yönetiminin belirleyeceği kıyafetlerin giyilmemesi halinde bir disiplin suçu oluşmaktaydı. Değişiklik Tüzüğü ile getirilen kurallarla ise sadece lise düzeyindeki öğrencilerin inancın gerektirdiği kıyafetin belirlenen usul ve esaslarla, bir başka ifade ile üniformayı örtmeyecek şekilde inancın gerektirdiği kıyafetleri okul yönetiminin belirlediği renk, desen, şekil ve usullerde giyilmesine izin verilmiş, bu kurallara uymayanların disiplin suçu işleyeceği kuralı konulmuştur.
Bilindiği üzere, bir temel hakkın kullanımı belirli kurallara tabi kılınıp bu kurallara uyulmaması halinde yaptırım ve disiplin suçu öngörülmesi durumunda bu kuralın hakka bir sınırlandırma ve müdahale oluşturduğu kabul edilmektedir (Ezelin ile Fransa 11800/85).
Dava konusu Değişiklik Tüzüğü, vicdan ve din özgürlüğünün, inancın dışa vurulması kapsamındaki inancın gerektirdiği kıyafet giyme hakkına yönelik gerek okul üniformasının şekli, rengi ve boyutu ve gerekse belirleme usulü ile kurallar koymakta ve uyulmaması halinde disiplin suçu ve cezası içeren düzenlemeler getirmektedir. Okul üniformasının belirlenen kurallarla giyilmemesi disiplin suçu oluşturacağından, Değişiklik Tüzüğü’nün vicdan ve din hürriyetinin güvence altına aldığı alanı daraltma yönünde bir düzenleme içerdiği ve bu açıdan da temel hak ve özgürlüklere bir sınırlandırma içeren düzenleme niteliğinde olduğu kabul edilmelidir.
Tüzük’te yer alan bu sınırlandırmaların öğrencilerin dinlerini açıklama özgürlüğünün, farklı inançlara sahip öğrenciler arasında uyumlu bir birlikteliği sağlamayı ve farklı inançlar arasında hoşgörü ve çoğulculuğu amaçlayan yer ve biçim kısıtlaması niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır.
Anayasa’nın 11. maddesi Temel Hak ve Özgürlüklerinin özü ve sınırlandırmaların genel ilkelerini düzenleyen maddedir ve Temel hak ve özgürlükler özüne dokunmadan, kamu yararı, kamu düzeni, genel ahlak, sosyal adalet, ulusal güvenlik, genel sağlık ve kişilerin can ve mal güvenliğini sağlamak gibi nedenlerle ancak yasalarla kısıtlanabilir.
AİHM, Hasan Çavuş ile Bulgaristan Başvuru No. 30985/96 kararında temel hak ve özgürlüklerin kanunla öngörülmüş olma şartına ilişkin aşağıdaki görüşe varmıştır;
“İç hukukun [‘kanunla öngörülmüş olma’ şartını] karşılaması için, Sözleşme tarafından güvence altına alınan haklara yönelik olarak kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı bir yasal koruma tedbiri sağlanmalıdır. Temel hakları etkileyen meselelerde, idareye sınırsız bir yetki olarak ifade edilmiş hukuki takdir yetkisi tanınması, Sözleşme’de kutsallaştırılan demokratik toplumun temel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğü prensibine aykırı olacaktır. Dolayısıyla, yetkili makamlara tanınan bu tür takdir haklarının kapsamının ve kullanılma biçiminin kanun tarafından yeterince açık bir şekilde belirtilmesi gerekmektedir. İç mevzuatta gereken netlik düzeyi –hiçbir durumda her olay için sağlanamazsa da– belirli oranlarda söz konusu kanunun kapsamına, düzenlediği alana ve ele aldığı kişilerin sayısı ve statüsüne bağlıdır.”
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi, bir avukatın başörtüsü ile Avukatlık yapmasına bağlı ortaya çıkan hukuki ihtilaftan yapılan Tuğba Arslan bireysel başvurusunun kararında, “Anayasa’nın 13. maddesine (KKTC Anayasası’nın 11.maddesi ile benzer bir düzenlemedir) göre temel hakların sınırlandırılması için mutlaka kanuna ihtiyaç vardır.” Şeklinde bir ifade kullanmıştır. Mahkeme, “Türkiye’de öğrencilerin kılık ve kıyafetlerine ilişkin uygulamanın dayanağı haline gelen Anayasa Mahkemesinin 1989 ve 1991 tarihli kararları, Anayasa’nın 13. maddesindeki temel hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğine ilişkin hükümde yer alan ‘kanunilik şartı’nı taşıyan kurallar olarak kabul edilemez” ifadeleri ile temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında kanunilik ilkesinin zorunlu bir unsur olduğunu vurgulamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi aynı kararında, Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlüklerin ancak yasa ile sınırlandırılabileceği ilkesinden hareketle, Anayasa Mahkemesinin Anayasa’ya uygunluk incelemesinde ilk bakması gereken unsurun kanunilik unsuru olduğu hususunda aşağıdaki sonuca ulaşmıştır;
“78. Anayasa’nın 13. maddesi ‘Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz’ demektedir.
Anayasa’nın bu maddesi bütün hak ve özgürlüklerin yasa koyucu tarafından hangi ölçütler kullanılarak sınırlandırılabileceğini ortaya koymaktadır. Başka bir deyişle Anayasa’nın 13.maddesinde yer alan güvence ölçütleri hak ve özgürlükler üzerinde yasayla yapılan bütün sınırlamalar bakımından geçerlidir ve sınırlamanın sınırını oluşturur.
79. Bu sebeple, bir temel hak ve özgürlüğe yönelik müdahalenin Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen öze dokunmama, Anayasa’nın ilgili maddesinde belirtilmiş olma, kanunlar tarafından öngörülme, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir. Bu denetim sırasında Anayasa Mahkemesi öncelikle müdahalenin kanunilik şartına uyup uymadığını inceleyecektir. Zira kanuna dayanmayan bir müdahalenin, öze dokunmama, demokratik toplum düzeninin gereklerinden olma ve ölçülülük gibi diğer güvencelere uygun olup olmadığı incelenmeden bir Anayasal hakkı veya özgürlüğü ihlal ettiği sonucuna ulaşılacaktır. Bu sebeple bir ilk olarak kanunilik unsurunun değerlendirilmesi gerekir. Kanunilik şartının sağlanması halinde müdahalenin Anayasa’da öngörülen amaçla yapılıp yapılmadığı ve daha sonra da diğer koşullara uygunluk denetimi yapılmalıdır.”
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi tarafından temel hak ve özgürlükleri sınırlandırmanın irdelenmesinde öncelikle bakılması gereken unsurun kanunilik olduğunu, kanunilik bulunmadığı durumlarda diğer unsurların incelemesine gerek bulunmadığı sonucuna ulaşıldığı görülmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Danıştay, 8. Daire, E. 2012/5257, T. 5.11.2012. (YD). Danıştay, 8. Daire, E. 2012/5257, K. 2014/8567, T. 12.11.2014. kararında; “Bir düzenleyici işlemin hiyerarşik olarak bağlı bulunduğu üst hukuk normlarında düzenlenen konuların, genel ve objektif kuralları açıkça içermesi gerekmektedir. Üst hukuk normlarında açık bir düzenlemeye yer verilmediği durumlarda bir hakkın kullanımının engellenmesi ya da kısıtlanması sonucunu doğuran bir başka düzenleme yapılması hukuken mümkün değildir. Anayasa ve tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler ile güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin ancak bu maddelerde belirlenen sebeplerin varlığı halinde özlerine dokunulmaksızın ve bu sebeplere dayalı olarak kanunla kısıtlanabilmesi mümkündür.” ifadelerine yer vermiştir.
KKTC Anayasa’sının “Egemenlik” başlıklı 3. maddesinin (4). fıkrasında her düzenleyici işlemin kaynağı Anayasa’ya dayanır ve devletin hiçbir organı, makam veya merci, kaynağını Anayasa'dan almayan bir yetki kullanamaz hükmü yer alır.
KKTC Anayasa’sında devlet yönetimi yasama, yürütme ve yargı olarak 3 erk üzerinde kurulmuştur.
KKTC Anayasa’sının 5. maddesinde düzenlenen yürütme erki ise yürütme yetki ve görevinin Anayasa ve Yasaların verdiği yetkiye uygun olarak kullanır ve yerine getirir. Yürütme yetkisi Anayasa ve yasalara uygun olarak kullanılması gerektiğinden, yürütmenin yapacağı düzenleyici işlemlerin yasal bir dayanağı olması ve yasal dayanak olabilmesi için ise konunun temel esaslarının ve çerçevesinin yasayla çizilmesi gereklidir.
Yürütmenin kaynağını aldığı ve yetkisini kullandığı yasalar ise yasama organının fonksiyonudur. Yasama organı, devletin hukuk düzenini oluşturan ve toplumu yöneten temel kuralları belirleme işlevini yerine getiren erktir. Bu bağlamda, yasama organı yalnızca yasa yapma görevini değil, aynı zamanda anayasal düzenin sürekliliğini sağlama ve toplumsal düzeni koruma sorumluluğunu da üstlenmektedir. Yasama fonksiyonunu kullanan yasama organı genellik, aslilik ve devredilmezlik gibi temel ilkelerle bu görevi yürütür. Genellik ilkesi, yasama organının konu bakımından herhangi bir sınırlama olmaksızın düzenleme yapabilme yetkisi; aslilik ilkesi ise yasama organının, anayasaya aykırı olmamak kaydıyla bir konuyu doğrudan ve ilk elden düzenleyebilme yetkisidir. Devredilmezlik ilkesi yasama yetkisinin başka bir organa devredilemeyeceği kuralıdır. Bu ilkeler, yasama fonksiyonunun niteliğini belirleyen en önemli unsurlardır ve yasama organının yetkilerinin kapsamıyla ilgili anayasal çerçeveyi çizmektedir.
Yasama fonksiyonunun genelliği ilkesi, ele alınan konular bakımından herhangi bir sınırlamaya tabi olmaması ve belirli bir konunun istenilen kapsamda düzenlenebilmesidir. Yasamanın asli düzenleme yetkisi ise, bir konuyu başka organın iznine veya yetkilendirmesine tabi olmadan daha önce düzenlenmiş olsun ya da olmasın ilk elden ve doğrudan düzenleme gücünü ifade eder.
Yasama organının devredilmezliği ilkesi, yasama organının Anayasa tarafından doğrudan kendisine tanınan ve başka bir organla paylaşılmayan yasama yetkilerini, tamamen uhdesinden çıkaracak şekilde devredememesi olarak tanımlanmaktadır. Yasama fonksiyonunun devredilmezliği ilkesi kuvvetler ayrılığı ilkesinin de bir gereğidir.
Yasama ve yürütme erkleri arasındaki görev, yetki ve çalışma usulleri hakkında Bülent Tanör ve Necmi Yüzbaşıoğlu’nun Türk Anayasa Hukuku isimli eserinin 353. sayfasında şu görüşlere yer verilmektedir;
“Yasamanın düzenleme fonksiyonunu, düzenleme yetkisini ve bu yetkinin niteliğini bu şekilde belirledikten sonra, bunun dışında kalanların yürütmenin düzenleme fonksiyonu ve yetkisine girdiğini söylemek, kuşkusuz bu konuda yapılacak en genel ve kısa belirleme olur. Bu bağlamda, daha geniş bir tanım, vermek gerekirse, eğer bir işlem ‘genellik’ ve özellikle ‘aslilik’ unsurları bakımından ilk-el değil, ikinci el türev bir işlem ise, bu işlem yürütme organının düzenleme fonksiyonuna girer; yürütme organının düzenleyici işlemidir ve bu yürütme yetkisinin kullanımı ya da yürütme görevinin yerine getirilmesi denilebilir.
……
Parlamento bir alanda kanunlarla direktif niteliğinde ‘ilkeler’ koyar, ‘çerçeve’ çizer ve ‘sınırları’ belirler. Parlamentonun koyduğu ilkeler doğrultusunda ve çerçevesinde, ayrıntıyı düzenleyerek yasama fonksiyonunu ‘tamamlamak’ yürütme organına ya da idareye aittir. Buna göre, yasamanın düzenleme yetkisinin ilk-el bir yetki olması karşısında, yürütmenin düzenleme yetkisi, bazı istisnalar dışında, kural olarak kanuna bağlı, kanunun gösterdiği ilkeler doğrultusunda ve çizdiği sınırlar çerçevesinde, özetle kanunu izleyen ve kanundan kaynaklanan ‘secundum legem’ düzenleme yetkisidir. Dolayısıyla, yürütmenin kanunların uygulanması görevi ve yetkisinden kaynaklanan bu tür düzenleyici işlemleri ‘ikinci-el’ düzenleyici işlemdir ve yürütmenin bu işlemlerde yaptığı düzenleme fonksiyonu ‘bağlı’, ‘türevsel’ ve ‘tamamlayıcı’ niteliktedir.
…
Yasamanın düzenleme fonksiyonunun ilkel oluşu ve yasama organının her an her konuyu ayrıntılarıyla düzenleyebilme yetkisi karşısında, yasama alanı, yasama ve yürütme organları arasında paylaştırılmadığı sürece, yürütmenin düzenleme fonksiyonu ‘kural olarak’ ‘türevsel’ ve ‘tamamlayıcı’ olmak durumundadır. Buna göre Bakanlar Kurulunun da bir unsuru olduğu Yürütme organı, anayasa ve yasaların kendisine vermediği bir yetkiyi kullanma hakkına sahip olmadığı gibi yasamanın devredilmezliği ilkesi gereği yürütme organının düzenleme yapma yetkisi yasayla kendisine devredilen yetkiler ve yasanın çizdiği temel esaslarla sınırlıdır. Yürütme yasamanın çizdiği çerçeve kapsamında “bağlı”, “türevsel” ve “tamamlayıcı” olarak bu yetkisini kullanabilir.
Anayasa Mahkememizin Anayasa Mahkemesi 4/2006 D.1/2007 sayılı kararında yasama organının, “bir konunun çerçevesini çizerek veya alt ve üst sınırları belirleyerek, idareye veya başka bir organa, gerekli gördüğü düzenlemeyi yapmayı bırakabilir. Ancak böyle bir yetki devri, keyfiyete açık olmamalıdır ve yetki kullanacak olan organın kullanacağı yetkinin alt ve üst sınırları yasa ile belirlenmelidir.” sonucuna varmıştır.
Anayasa’nın açıkça, münhasıran yasayla düzenlenmesini öngörmediği konularda dahi yasamanın aslîliği ve yürütmenin türevselliği ilkeleri kapsamında idari işlemlerin kanuna dayanması zorunluluğu bulunmaktadır. Yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine aykırılık oluşturmaması için, yürütmeye düzenleyici işlem yapma konusunda yetki veren bir yasanın varlığı gerekmekle birlikte, yegâne yasanın varlığı yeterli kabul edilmez. Bu ilkenin ihlal edilmemiş sayılması için yasal düzenlemede asgari koşulların neler olduğunun ortaya konması ve yürütmenin düzenleme alanının belirlenmesi gerekmektedir.
Yasama yetkisinin aslîliği ve devredilmezliği ilkeleri, Anayasa’ya uygunluk denetiminde Anayasa’nın hukuk devleti ilkesinin bir unsuru olan belirlilik ilkesi ile birlikte incelenmekte, yasallık kaydı açısından yasa koyucu öncelikle temel hükümleri, genel çerçeve ile yasada düzenledikten sonra ancak o konuda düzenleyici işlem yapabilme yetkisine sahip olmaktadır (Bkz. TC Anayasa Mahkemesi E.2004/69 K.2009/6, E.2012/76 K.2014/44).
Hiçbir temel ve genel esas içermeyen ve düzenleme başlangıcı dahi yapılmadan sadece belli bir konuyu düzenleme yetkisinin idareye verilmesi yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesini bertaraf edecek, hukuk devletinin temeli olan hukuki güvenlik, hukuki öngörülebilirlik ve hukuki belirlilik ilkelerine aykırılık oluşturacaktır. Hukuk devleti gereği mevzuatta düzenlenen bir konunun çerçeve ve temel esaslarının nesnel ve objektif olarak çizilmesi ve belirlenmesi gerekmekte, hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir tereddüte ve şüpheye yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, nesnel ve uygulanabilir olması gerekmektedir.
Birleştirilmiş Anayasa Mahkemesi 12-13-14-15-16/2012 D.3/2012 sayılı kararda, ilgili yasada Bakanlar Kuruluna geniş takdir yetkisi tanınmış olsa da Bakanlar Kurulunun yasa altında kullanabileceği yetkilerin, konu Yasanın amacı, temel ilkeleri ve yasa hükümleri ile sınırlı olacağı prensibi belirlenmiştir.
Yönetim hukukunda belirli bir yasaya dayanan bir tüzük, ilgili yasanın amacı, temel ilkeleri, yasa hükümleri ile sınırlıdır ve idarenin yasanın düzenleme alanı ve yasanın verdiği tüzük yapma yetkisi ile bağlı kalması temel bir hukuk ilkesidir. Bu nedenle hiçbir tüzüğün yasanın düzenlemediği bir alanda düzenleme içermemesi gerekir. Anayasa’mızda Bakanlar Kurulunun genel olarak tüzük yapma konusunda yetkili olduğuna dair bir düzenleme mevcut değildir. Bu nedenle, Tüzüğün ilgili yasalar tarafından açıkça verilen bir yetkiye dayanarak yapılıp yapılmadığına bakılması gerekecek, ilgili Tüzük hazırlanırken yasanın verdiği düzenleme alanı kapsamında kalındığı sürece açıkça verilmiş bir yetki ile yapılmış olacak, yasa kapsamı dışına çıkıldığı anda ise, yasanın açıkça verdiği yetkiye dayanılarak yapılmış bir tüzükten söz edilemeyecektir.
Dava konusu Tüzük, Genel Ortaöğretim (Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları) Yasa’sı ile Mesleki Teknik Öğretim Dairesi (Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları) Yasası altında yayımlanmış olmakla birlikte, bu yasalar ilgili dairelerin kadro, kuruluş ve teşkilat yapısını düzenlemektedir. Her iki yasanın da amacı, ilgili dairelerin kuruluşlarını milli eğitim genel amacı ve temel ilkeleri doğrultusunda örgün ve yaygın eğitim sistemlerinde öğretim yapan bağlı kuruluşların, saptanmış öğretim programları ile yöntemlerine uygun etkinlikte bulunmalarını sağlamak ve bu yöndeki gereksinimlerini plân ve programa dayalı olarak sağlayıp, yönetimlerini düzenlemektir. Genel Ortaöğretim Dairesi Yasası’nın 13. maddesinin (2). fıkrası ve Mesleki Teknik Öğretim Dairesi (Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları) Yasası’nın 17. maddesinin (2). fıkrası, adı geçen yasalar altında Bakanlar Kuruluna tüzük yapma yetkisi vermektedir. Bakanlar Kurulu, Ortaokullar ile Ortaöğretim Kurumları İçinde ve Dışında Uygulanacak Kurallar ve Disiplin (Değişiklik) Tüzüğü’nü yayımlayarak Ortaokullar ve Öğretim Kurumları İçinde ve Dışında Uygulanacak Kurallar ve Disiplin Kurallarını içeren bir düzenleme yapmıştır.
Dava konusu Değişiklik Tüzüğü, Anayasa’nın vicdan ve din özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlükler konusunda bir düzenleme getirirken, her iki yasada bu konuda bir amaç, temel ilke ve hüküm yer almamakta, Bakanlar Kuruluna bu konuda düzenleme alanı verilmemektedir. Her iki Yasa’da da bu konuda herhangi bir düzenleme bulunmadığı gibi yürütmeye düzenleme yapma yetkisi verilmemiş, vicdan ve din özgürlüklerine ilişkin olarak okullarda uygulanacak kuralların yasayla sınırları belirlenmemiş, “ilkeler” konulmamış, “çerçeve” çizilmemiştir. Halbuki bu ilkeler, çerçeve ve sınırlar yasada belirlendikten sonra konuyla ilgili bir tüzük yürürlüğe konulmalıdır.
İnanç, vicdan ve din özgürlüğü ile ilgili Tüzüğün dayanmakta olduğu yasada hiçbir düzenleme ve bu konuda düzenleme yapma yönünde yürütmeye verilmiş açık bir yetki bulunmamasına karşın, Bakanlar Kurulunun Resmi Gazete’de yayımladığı bu Tüzük ile, yasada temel esaslar ve çerçeve çizilmeden “bağlı”, “türevsel” ve “tamamlayıcı” olarak bu yetkisini kullanmadığı ortaya çıkmaktadır. Bakanlar Kurulunun ilgili yasalarca bu konuda yürütmeye verilmiş bir yetki ve görev bulunmadan bu Tüzüğü yapmakla Anayasa ve yasalara uygun olarak yetkisini kullanmadığı ve yerine getirmediği ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle, yürütmeye konuyla ilgili Anayasa ve ilgili yasalarda herhangi bir yetki verilmemişken, konunun temel esasları ve çerçevesi yasayla çizilmemişken, Bakanlar Kurulu tarafından yürürlüğe konulan dava konusu Tüzük gerek Anayasa’nın 3. maddesinin (4). fıkrasında düzenlenen, hiçbir organ, makam veya merci kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetki kullanamayacağı ilkesine ve gerekse Anayasa’nın 5. maddesinde yer alan, yürütme yetki ve görevi Anayasa ve yasalara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir ilkelerine aykırılık oluşturmaktadır.
Yukarıda yapılan incelemenin bir diğer sonucu olarak Bakanlar Kurulunun dava konusu Tüzük’te bulunan konularla ilgili düzenleme yaparken Anayasa ve yasalara uygun olarak görevlerini yerine getirmediğinden, ilgili düzenlemeyi yasadan aldığı bir yetki ile yapmadığından, Anayasa’nın 11. maddesi uyarınca temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında uyulması gereken kanunilik ilkesine de aykırı davrandığı sonucuna ulaşır, Tüzüğün Anayasa’nın 11. maddesine aykırı olduğuna karar verilmesi gerekir. Dava konusu Tüzüğün kanunilik ilkesine aykırı olduğuna karar verdikten sonra bu sınırlandırmanın hakkın özüne dokunup dokunmadığının veya meşru bir amaç için demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığının incelenmesine gerek kalmamıştır.
Belirtilen bu hususların sonucu olarak, dava konusu Değişiklik Tüzüğünün 3., 4. ve 5. maddelerine konu 5., 5A ve 15. maddesinin 5. bendinin, Anayasa’nın 3. maddesinin (4). fıkrasında düzenlenen egemenlik ilkesine, Anayasa’nın 5. maddesinde düzenlenen yürütme yetkisi ve görevi düzenlemeleri ile Anayasa’nın 11. maddesinde düzenlenen Temel Hak ve Özgürlüklerin sınırlandırılması hükümlerine aykırı olduğu sonucuna varılır.
Varılan bu sonuca bağlı olarak dava konusu yapılan Değişiklik Tüzüğü’nün 1., 2., 3., 4., 5., 6. ve 7. maddelerinin iptal edilmesi gerekmektedir.
Yukarıda varılan sonuç ışığında, Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülen diğer Anayasa maddelerinin incelenmesine gerek kalmamıştır.
Gülden Çiftçioğlu: Sayın Başkan Bertan Özerdağ’ın, iptali talep edilen değişiklik Tüzüğünün tümünün (1.,2.,3.,4.,5.,6. ve 7. maddelerinin) Anayasa’nın “Egemenlik” başlığı altındaki 3. maddesinin (4). fıkrasına, “Yürütme Yetkisi ve Görevi” başlıklı 5. maddesine ve “ Temel Hak ve Özgürlüklerin Özü ve Sınırlanması başlıklı 11. maddesine aykırı olduğuna dair kararına katılmaktayım.
Bu husustaki ek görüşümü ve kararımı kısaca şu şekilde ifade ederim:
Huzurumuzdaki meselede Anayasa Mahkemesinden denetimi talep edilen, yürütmenin asli düzenleyici işlemi mahiyetinde olan bir tüzükte yapılan değişikliktir. Yürütmenin asli düzenleyici işlemi mahiyetinde olan bir tüzükte yapılan değişikliğin anayasal denetimi yapılırken öncelikle yetki yönünden denetlenmesi gerekir.
Tüzük değişikliği yetki kapsamı dışında bir konuyu düzenlemişse, doğrudan konu açısından yetkisizlik sebebi ile iptal edilir. Ayrıca esas / içerik yönünden incelenmez (Kuralın, konu bakımından yetki yönünden Anayasaya aykırı görülerek iptal edildiğinde ayrıca içerik yönünden incelenmeyeceğine dair bkz: TC Anayasa Mahkemesi kararı Esas Sayısı 2018/155, Karar Sayısı 2020/27, Karar Tarihi 11/6/2020, R:G Tarih – Sayı: 23/7/2020 - 31194, paragraf 13,24).
Tüzük değişikliğinin yetki kapsamının içinde olduğu sonucuna varılırsa, bu kez düzenlemenin esas / içerik açısından da Anayasa’nın ilgili maddelerine aykırılığı incelenir.
Davacı Talep Takririnin A), B) ve C) paragrafında, Değişiklik Tüzüğünün 3. maddesinin (yeni 5. madde ), 4. maddesinin (yeni eklenen 5 (A) maddesinin) ve 5. maddesinin (yeni 15. maddesinin a fıkrasının 5. bendinin), Talep Takririnin D) paragrafında değişiklik tüzüğünün tümünün Anayasa’nın sair maddeleri yanında “Egemenlik” başlığı altındaki 3. maddesinin (4). fıkrasına, “Yürütme Yetkisi ve Görevi” başlığı altındaki 5. maddesine ve “Temel Hak ve Özgürlüklerin Özü ve Sınırlanması” başlıklı 11. maddesine aykırılığını iddia etmiştir.
Bilindiği üzere yürütmenin türevselliği ilkesi uyarınca, yürütme organının bir konuda düzenleme yapabilmesi için yasama organı tarafından yetkilendirilmesi gereklidir. Kural olarak, yasa koyucunun genel ifadelerle yürütme organını yetkilendirmesi yeterli olmakla birlikte, Anayasa’da yasa ile düzenlenmesi öngörülen konularda genel ifadelerle yürütme organına düzenleme yapma yetkisi verilmesi yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine aykırılık teşkil etmekte olduğu gibi (Bkz:T.C Anayasa Mahkemesi G.K, E. 2017/143 K. 2018/40, T.2.5.2018) Anayasa’nın 5. maddesinde yer alan yürütme yetki ve görevinin Anayasaya ve yasalara uygun olarak kullanılıp yerine getirileceğine dair anayasal ilkeye de aykırılık teşkil etmektedir.
Erkler ayrılığı ilkesine uyulup uyulmadığına ilişkin denetim olan anayasal yetki alanında kalınıp kalınmadığına dair denetim, sonuçta Anayasa’nın 3. maddesinin (4). fıkrasında yer alan hiçbir organ, makam veya mercinin kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetki kullanamamasına dair anayasal ilke ile de ilgilidir.
Diğer yandan, Anayasa’nın 11. maddesi, Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının ancak kanunla yapılabileceğine dair “kanunilik şartı” getirmiştir.
Bu bağlamda kanun ile düzenlenmesi gereken konunun temel esasları, ilkeleri ve çerçevesi kanun ile düzenlenmelidir (Bkz: T.C Anayasa Mahkemesi G.K. E. 2017/143 K. 2018/40, T.2.5.2018).
Tafsilat ise temel esaslar çerçevesinde kalmak koşulu ile yasama organı tarafından yetki verildiği takdirde yürütme veya başka organ tarafından düzenlenebilir.
Aksi halde yasama yetkisinin devredilmezliği /yürütme yetki ve görevinin Anayasaya ve yasalara uygun olarak kullanılıp yerine getirileceğine dair anayasal ilke / hiçbir organ, makam veya mercinin kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetki kullanamamasına dair anayasal ilkeye aykırılık teşkil edecektir.
İptal davasına konu Tüzük değişikliği incelendiğinde, Tüzük değişikliğinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve KKTC Anayasası’nın 23. maddesi uyarınca koruma altına alınan bir temel hak ve özgürlük olan din ve vicdan özgürlüğü kapsamında olduğu açıktır.
Yukarıda belirtilen tüm anayasal ilkeler dikkate alındığında, huzurumuzdaki mesele açısından yapılacak anayasal denetimde ilk olarak, temel hak ve özgürlüğe dair düzenlemenin sınırlandırma teşkil etmesi bağlamında “kanunilik şartının” yerine getirilip getirilmediği, kanunla düzenlenmesi gereken konunun temel esaslarının, ilkelerin ve çerçevenin kanunla belirlenmiş olup olmadığının incelenmesi gerekmektedir.
Huzurumuzdaki meseledeki düzenleme bir temel hak ve özgürlük kapsamında olmakla birlikte, konunun temel esaslarının / ilkelerin / çerçevenin Tüzüğün dayanağını teşkil eden yasalarda yer aldığı görülmemektedir.
Konunun temel esasları, ilkeleri, çerçevesi Tüzüğün dayanağı olan Genel Ortaöğretim ( Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları) Yasası ile Mesleki Teknik Öğretim Dairesi (Kuruluş, Görev ve Çalışma Esasları) Yasası’nda herhangi bir şekilde yer almamaktadır.
Böylesi durumda, yapılan tüzük değişikliği bağlamında anayasal yetki sınırının aşıldığı / konu açısından yetkisizliğin söz konusu olduğu saptaması yapmak kaçınılmazdır.
Belirtilenler ışığında, konu değişiklik Tüzüğünün tümünün ( 1.2.3.4.5.6. ve 7. maddelerinin ) Anayasa’nın “Egemenlik” başlığı altındaki 3. maddesinin (4). fıkrasına, “Yürütme Yetkisi ve Görevi” başlığı altındaki 5. maddesine ve “Temel Hak ve Özgürlüklerin Özü ve Sınırlanması” başlıklı 11. maddesine aykırı olduğuna ve iptal edilmesi gerektiğine karar verilir. Değişiklik Tüzüğünün tümünün (1., 2.,3.,4.,5.,6. ve 7. maddelerinin) Anayasa’nın 3. maddesinin (4). fıkrasına, 5. maddesine ve 11.maddesine aykırı olduğu sonucuna varıldığı cihetle, yukarıda vurgulandığı üzere, iptal davasına konu kurallar esas /içerik yönünden, diğer bir ifade ile Anayasanın 1., 8., 19., 23., 24., 35(1), 59 (3), 59(4), ve 60. maddelerine aykırılık yönünden incelenmez.
Tanju Öncül: Bu mesele açısından öncelikle belirtmek gerekir ki, Davalı taraf, Müdafaa Takririnde, konu düzenlemelerin, Davacı Sendikanın varlık ve görevlerini esaslı şekilde etkileyen konulara ilişkin olmadığını, ayrıca ülke eğitiminin planlanması ile ilgili de olmadığını ileri sürerek, Davacının dava açma ehliyeti bulunmadığını iddia etmiştir. Duruşma aşamasında ise, Davalı tarafı temsilen hazır bulunan Savcı, Ön İtirazlarında ısrarlı olmadıklarını dile getirmiştir. Anılan özdeki Ön İtirazda ısrar edilmeyeceği beyan edilmiş olmakla birlikte, Anayasa’nın iptal davalarına ilişkin düzenlemesi gereği, Mahkemenin, konuyu, öncelikle bu açıdan incelemesi kaçınılmaz haldedir.
Sendikaların iptal davası açma hakları, Anayasa Mahkemesinin Anayasa Mahkemesi 11/2022 D.4/2024 sayılı kararında ve sair birçok kararda incelenmiştir. İlgili kararlarda belirtilenler göz önüne alınarak olay incelendiğinde, ilk karşılaşılan, Davacı Sendikanın amaçları arasında yer alan, “toplumsal eşitliğin kurulmasına, her türlü ayrımcılığın önlenmesine, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına öncülük ve mücadele etmek” şeklindeki düzenlemedir.
Huzurumuzdaki iddialar ve ilgili tüzük içeriği göz önüne alındığında, konu tüzüğün, sair şeyler yanında kıyafetle ilgili olduğu, bu çerçevede kadınların başörtüsü kullanımını da ilgilendirdiği öngörülebilir haldedir. Bunun ötesinde konu tüzüğün disiplinle ile ilgili kurallar koyduğu ve disiplin kurullarının da öğretmenlerden oluştuğu görülmektedir. Tüm bunlar göz önüne alındığında, konu düzenlemenin, Davacı Sendikanın varlık ve görevlerini ilgilendirdiği söylenebilir hale gelmektedir. Buna bağlı olarak da Davacı Sendikanın huzurumuzdaki davayı açabileceği sonucuna varırım.
Bu hususu vurguladıktan sonra, meselenin esası açısından konuya baktığımda, Davacı tarafın Anayasa’ya aykırılıkla ilgili iddialarının;
Esas Tüzüğün 5’inci maddesine getirilen değişiklikler açısından özetle;
Dini kıyafetin okul üniformasını kapatmaması gerektiğini düzenleyen Tüzüğün murat ettiğinin sadece başörtüsü olduğu, bu nedenle tüm dinlere eşit davranılmadığı;
Dini inançlara göre bir düzenleme yapıldığından laiklik ilkesine doğrudan aykırılık olduğu;
Bir kıyafetin dini bir inanç olup olmadığı ile ilgili nasıl bir karar verileceğinin belli olmadığı;
Anayasa, bir konunun yasa ile düzenlenmesi gerektiğini belirtmişse, konunun tüm ayrıntıları ile yasada yer alması gerektiği, yasa ile hiçbir belirleme olmadan veya yapılmadan tamamen keyfi bir uygulamaya olanak tanınmasının yasama organının yetkilerini tamamen yürütmeye devretmiş olması anlamına geldiği;
Mezkûr maddede yetki verilirken çerçeve çizilmediği, sınır konulmadığı veya çok geniş yetki tanındığı için hukuki güvenlik ilkesine aykırı, hukuk devletiyle bağdaşmayan düzenlemenin mevcut olduğu;
Hak ve özgürlüklerin yasa ile sınırlandırılabileceği, bu meselede çıkarılacak genelge ile ilgili sınırların çizilmediği, keyfiyete açık olduğu Eğitim Bakanlığına sınırsız yetki verildiği, genelge ile hangi dinin hangi kıyafetin uygun olup olmadığına karar verileceği, bunun hem laikliğe, hem de hukukun üstünlüğüne, öngörülebilir olmaya aykırı olduğu;
Din konusunun kişinin iç dünyası ile ilgili olduğu, kıyafetin bunun dışa vurumu olduğu, başını örtmek dışa vurum olarak değerlendirilirse, örtmemenin de dışa vurum olduğu, oysa kimsenin dini inançlarını açıklamaya zorlanamayacağı, başörtüsünün sadece bir dini inancın dışa vurumu değil, aynı şekilde bir ibadet şekli olduğu, bu durumda, başörtüsü takanların inançlı olduklarını, başörtüsü takmayanların ise inançlı olmadıklarını göstermek zorunda kalacakları, bunun, laikliğe ve Anayasa’nın 23.maddesine aykırılık oluşturduğu,
Bakanlar Kurulunun yasanın kendisine vermediği bir yetkiyi kullanarak bu tüzüğü yaptığı, 69/1989 sayılı Yasa’nın 17’nci maddesinin (2)’nci paragrafının Bakanlar Kuruluna hangi konularda yasak koyamayacağını değil, hangi konularda yasak koyabileceğini söylediği, burda, önceden yapılmış bir tüzük olduğu ve tüzükte disiplin suçlarının belirlendiği, Bakanlar Kurulunun öngörülebilir olmayan bir düzenleme ile kendisine yetki verilmeyen bir konuda muğlak düzenlemeler yaparak başörtüsü ile ilgili disiplin maddesini sulandırdığı, 50/1989 sayılı Yasa’nın 13’üncü maddesinin (2)’nci fıkrasının da aynı olduğu;
Dinin bazı aileler içinde baskı aracı olabildiği, kız çocuklarının ailelerinin zoruyla örtünebilir halde olduğu, bunlar göz önüne alındığında, ailenin korunması hakkına da aykırılık bulunduğu; 59’uncu maddenin öğrenim ve eğitim hakkını düzenlediği, konu Tüzüğün, Atatürk ilke ve devrimlerine aykırı olduğu ve aynı şekilde bir planlama çerçevesinde yapılmadığı için Anayasa’ya aykırılık bulunduğu;
Konu düzenleme, gençlerin, bilgili, sağlıklı, sağlam karakterli, topluma yararlı birer yurttaş olarak yetişmesini ve gelişmesini sağlamayacağı için, düzenlemenin Anayasa’nın 60’ıncı maddesine de aykırı olduğu;
Esas Tüzüğe eklenen 5A maddesi açısından özetle;
Düzenlemenin Anayasa’nın 1’inci maddesine, laiklik ilkesine, 3’üncü maddenin (4)’üncü fıkrasına, 5’inci, 8’inci, 19’uncu, 23’üncü maddelere, 35’inci maddenin (1)’inci fıkrasına, 59’uncu ve 60’ıncı maddelere aykırı olduğu, Bakanlık tarafından belirlenecek, Hala Sultan İlahiyat Koleji öğrencilerinin kılık kıyafetiyle ilgili düzenlemelerin nasıl olacağına dair hiçbir kriter çizilmediği, bunun öngörülebilir olmadığı, düzenlemenin keyfiyete açık olduğu, Bakanlığa, oraya dini kıyafet koyma yetkisi verildiği, din eğitiminin de lâiklik çerçevesinde yapılması gerektiği, bu düzenlemenin yasallık ilkesini karşılamadığı;
Esas Tüzüğün 15’inci maddesinin (a) fıkrasının (5)’inci bendine getirilen değişiklik açısından ise özetle;
Bakanlığın ve okul yönetiminin belirlediği kılık kıyafete uymama düzenlemesinin de Hala Sultan İlahiyat Koleji özelinde olduğu, burada da Anayasa’nın 1’inci maddesine, laikliğe, 3’üncü maddesinin (4)’üncü fıkrasına, 5’inci ve 19’uncu maddeye aykırılık bulunduğu, düzenlemenin öngörülebilir olmadığı ve laikliğe aykırı olduğu şeklindedir.
Bunlar dışında, Davacı taraf, tüm maddeler açısından, eşitlik ilkesine aykırılık noktasında, özetle, tüm maddelerin Anayasa’nın eşitlik ilkesine de aykırı olduğunu, çünkü tüzük değişikliğinin tüm inançlara eşit mesafede olmadığını, tek bir dinin tek bir mezhebi için düzenleme yapıldığını, din temelli bir ayrımcılık yaratıldığını, bütün siyasi semboller yasaklanırken başörtüsünün yasak olmadığını, bunun da ayrımcılığa yol açtığını, ayrıca sadece başörtüsü dolayısıyla sadece kadınlara dini özgürlük verildiğini, erkek öğrencilere karşı bir özgürlüğün bulunmadığını, eğer bir ayrım yapıyorsanız, eşitlik ilkesini ihlal ediyorsanız bunun meşru bir sebebinin olması gerektiğini, burda ilk bakışta görülmese de dolaylı bir ayrımcılığın bulunduğunu, dolaylı ayrımcılıkta, görünüşte tarafsız olan bir kural, uygulama, ölçüt veya eylemin, belirli bir grubu, cinsiyet, ırk, din, etnik köken ve benzeri ayrımcılık temellerinden birine dayanarak, diğer kişilere kıyasla, özellikle dezavantajlı bir konuma yerleştirmenin söz konusu olduğunu, bu dezavantajın, nesnel ve makul bir gerekçe ile farklılaştırılmaması veya uygulanan araçların, güdülen meşru amaca ulaşmak için orantılı olmaması halinde ayrımcılığın oluştuğunu ileri sürmüştür.
Talep Takririndeki açımlamalar ve iddialar göz önüne alındığında, Anayasa’ya aykırılığı iddia edilenin, Esas Tüzüğün 5’inci maddesine eklenenlerin tümü olmadığı, temelde (4)’üncü fıkranın Anayasaya aykırı olduğunun ileri sürüldüğü anlaşılmaktadır. Davacı tarafın hitabının da, bu özde ileri götürüldüğü gerçeği değerlendirildiğinde, incelemenin, yalnızca 5’inci maddenin (4)’üncü fıkrası açısından yapılmasının gerekliliği ile karşılaşılmaktadır.
Anılan (4)’üncü fıkra;
“(4) ‘Lise düzeyindeki öğretim kurumlarındaki öğrencilerin inançlarına saygı göstermek ve bu inançların gerektirdiği tercihleri uygulamalarına imkan tanır.
Okul yönetimi tarafından belirlenen okul üniforması ile birlikte, inançlarının gerektirdiği belirli kıyafetleri giymekte serbesttir. Ancak iş bu kıyafet okul üniformasını kapatamaz.
Yukarıda 5’inci maddenin (2)’inci ve (4)’üncü fıkralarında belirtilen kıyafetlerin okul üniforması ile uyumlu olacak şekilde renk, şekil, boyut, desen ve esas ve usuller Bakanlık tarafından düzenlenen genelgelerle belirlenir.’” şeklindedir.
Konu düzenlemeye bakıldığında, ‘inançtan’ söz edildiği gerçeği ile karşılaşılmaktadır. İnancın, dini inançları da içeren daha geniş kapsamlı bir kavram olduğu açıktır. Konuya bu haliyle bakıldığında, ilgili düzenlemenin, dini inançları da içeren bir düzenleme olduğu anlaşılmaktadır.
Konu düzenlemenin, öğrencilerin kılık kıyafetiyle ilgili olduğu ise, (4)’üncü fıkranın metninden ortaya çıkmaktadır. Tüm bunlardan, (4)’üncü fıkra ile getirilen kurallarla, dini inanca bağlı kılık kıyafetin esas alınıp düzenlendiği anlaşılmaktadır.
Bu noktada yanıtlanması gereken soru, dini inanca bağlı kılık kıyafetle ilgili kurallar koyan bu düzenlemenin, Davacı tarafın iddia ettiği şekilde Anayasa’ya aykırı olup olmadığıdır.
Davacı taraf, yukarıda özetlenmiş iddialarından görüleceği üzere, konu düzenlemenin, Anayasa’da yer bulan laiklik ilkesine aykırı olduğunu ileri sürmüştür.
Prof.Dr.Ergun Özbudun’un, “Türk Anayasa Hukuku” adlı eserinde (Gözden Geçirilmiş 25’inci baskı), “Türk Lâiklik Anlayışının Kendine Özgü Niteliği” başlığı altında;
“…Eğer bir devletin lâik olarak tanımlanabilmesi için yukarıda zikredilen bütün unsurların varlığı zorunlu ise, bu devletlerin lâik sayılmalarına imkân yoktur. Oysa Tanör ve Yüzbaşıoğlu’nun haklı olarak belirttikleri gibi ‘asıl önemlisi teoride ya da anayasada din-devlet kaynaşması yer aldığı halde, gerçeklikler dünyasından dinin ne devlet katında, ne kamusal yaşamda, ne de hukuk alanında etkili bir rolünün bulunmasıdır. Bu gruba giren ülkelerin çoğu, lâikliği anayasal ilke ilan etmiş ya da sekülerliği ve din-devlet ayrımını benimsemiş sistemlerden fiilen farklı durumlarda değillerdir.’ Bu ülkelerde bütün din ve mezheplerin mensuplarının din ve vicdan hürriyetleri en geniş ölçüde tanınmış, din ve mezhep temeline dayanan ayrımcılık yasaklanmıştır.
Bir siyasal bilimcimiz, ‘pasif lâiklik’ olarak adlandırdığı bu lâiklik anlayışının karşısında, ‘dayatmacı lâiklik’ (assertive secularism) tarzında nitelendirdiği ve başlıca örnekleri Türkiye ve Fransa olan ikinci bir lâiklik anlayışını ayırt etmektedir. Bu anlayış, lâikliğin klasik unsurlarının ötesinde devlete adeta toplumu ve bireyi lâikleştirme görevi izafe etmekte, din olgusunu sadece bireysel bir vicdan sorunu olarak görerek, sadece kamusal hayatı değil, toplumsal alanı da dini inançların ‘vesayetinden kurtarma’yı amaçlamaktadır.
Türk devrimine hâkim olan bu lâiklik anlayışı, gerek 1961 gerek 1982 Anayasaları dönemlerinde Anayasa Mahkemesi tarafından güçlü şekilde benimsenmiştir.”
……………………………………………………………………………………………………………………………
……………………………………………………………………………………………………………………………
Özetlediğimiz iki lâiklik anlayışı arasında, temel hukuki unsurları (resmi bir devlet dininin olmaması, devletin bütün inanç gruplarına ve inançsızlara eşit davranması, din ve devlet işleri ayrılığı, devlet kurallarının din kurallarına dayanmak zorunda olmaması, herkes için vicdan ve din hürriyetinin tanınmış ve güvence altına alınmış bulunması) bakımından fark yoktur. Fark, dayatmacı lâiklik anlayışının, bütün bunlara ek olarak, devlete toplumu ve bireyi akılcı ve bilimci yönden dönüştürme görevi yüklemesi ve dine vicdanlar ve mabetler dışında sosyal bir fonksiyon tanımamasıdır.”
……………………………………………………………………………………………………………………………
……………………………………………………………………………………………………………………………
Yukarıda anlatılan Anayasa Mahkemesi kararında dikkati çeken başka bir nokta da, lâikliğin hukuki bir ilke olmasının çok ötesinde, ‘bir uygar yaşam biçimi’, ‘siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisi’ olarak nitelendirilmiş bulunmasıdır. Eğer bununla kastedilen, dinin ancak bireysel vicdanlarda yeri olabileceği ve her türlü sosyal ve kültürel tezahürlerinin yasaklanabileceği ise, bunu sosyolojik gerçeklikle bağdaştırmaya imkân yoktur. Önemli bir sosyal olgu olarak dinin, elbette her toplumda sosyolojik tezahürleri vardır. Bu, sadece İslamiyet bakımından değil, bütün dinler bakımından doğrudur. Aksi halde din sosyolojisi gibi bir sosyal bilim dalı mevcut olmazdı.
Ancak son yıllarda Anayasa Mahkemesi’nin, bu militan ya da dayatmacı lâiklik anlayışından uzaklaşarak, liberal ya da pasif lâiklik anlayışına uygun kararlar aldığı görülmektedir. Mahkemenin tutumundaki bu radikal değişikliği belki de en iyi sembolleştiren kararı, ‘İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair’ 6287 sayılı Kanuna ilişkin kararıdır (E:2012/65.K.2012/128,20.9.2012, RG, 18.4.2013, Sayı 28622). Bu karara göre,
‘Laiklik, bireyin veya toplumun değil, devletin bir niteliğidir. Lâikliğin tarihsel gelişimi incelendiğinde, din olgusuna yönelik yaklaşım farklılıklarına bağlı olarak, kavramın iki farklı yorumu ve uygulamasının bulunduğu görülmektedir. Bunlardan, katı lâiklik anlayışına göre din, bireyin sadece vicdanında yer bulan, bunun dışına çıkarak toplumsal ve kamusal alana kesinlikle yansımaması gereken bir olgudur. Lâikliğin daha esnek ya da özgürlükçü yorumu ise, dinin bireysel boyutunun yanında aynı zamanda toplumsal bir olgu olduğu tespitinden yola çıkmaktadır. Bu lâiklik anlayışı, dini sadece bireyin iç dünyasına hapsetmemekte, onu bireysel ve kollektif kimliğin önemli bir unsuru olarak görmekte, toplumsal görünürlüğe imkân tanımaktadır. Lâik bir siyasal sistemde, dini konulardaki bireysel tercihler ve bunların şekillendirdiği yaşam tarzı devletin müdahalesi dışında ancak, koruması altındadır. Bu anlamda, lâiklik ilkesi din ve vicdan özgürlüğünün güvencesidir… Lâiklik, devletin din ve inançlar karşısında tarafsızlığını sağlayan, devletin din ve inançlar karşısındaki hukuki konumunu, görev ve yetkileri ile sınırlarını belirleyen anayasal bir ilkedir. Lâik devlet, resmi bir dine sahip olmayan, din ve inançlar karşısında eşit mesafede duran, bireyin dini inançlarını barış içinde serbestçe öğrenebilecekleri ve yaşayabilecekleri bir hukuki düzeni tesis eden, din ve vicdan hürriyetini güvence altına alan devlettir. Devletle dinin ayrılığı, din ve vicdan hürriyetinin bir gereği olmanın yanında, dinin siyasi müdahalelerden korunması ve bağımsızlığını sürdürmesi için de gereklidir. Farklı dini inançlara sahip olanlar, ya da herhangi bir inanca sahip olmayanlar laik devletin koruması altındadır.’
Anayasa Mahkemesi, bu görüşleri, bir bireysel başvuru dolayısıyla verdiği 25.6.2014 tarihli kararında da tekrarlamıştır: ‘Din özgürlüğü bağlamında ‘tanıma’, devlet-birey ilişkilerinde devletin, tüm din veya inanç gruplarının varlıklarını eşit şekilde kabul etmesini gerektirir. Devletin çoğulcu bir tanıma siyaseti, bir yandan devleti toplumda herkese karşı eşit mesafede durmaya zorlarken öte yandan, devletin herhangi bir dini ya da ideolojiyi resmen benimsemesine izin vermez. Çoğulculuk ise herkesin kendi kimliğiyle ve kendisi olarak toplumsal ve siyasal yaşama katılmasıyla mümkündür. Farklılıkların ve farklı olanların tanınmadığı ve tehditler karşısında korunmadığı bir yerde çoğulculuktan bahsedilemez. Çoğulcu toplumda devlet, bireylerin kendi dünya görüşlerinin ve inançlarının gereğine uygun olarak yaşamalarını sağlamakla yükümlüdür. Devlet, toplumda var olan görüşlerden veya yaşam tarzlarından birini ‘yanlış’ kabul etme yetkisine sahip değildir. Bu bağlamda Anayasa’da yer alan sınırlama sebepleri bulunmadıkça, farklılıkların bir arada yaşatılması, çoğunluğun ya da azınlığın hoşuna gitmese de çoğulculuğun bir gereğidir.’
Anayasa Mahkemesi, bu anlayıştan hareket ederek, söz konusu bireysel başvuruda başvuru sahibi bir avukatın, başörtülü olması sebebiyle duruşmaya katılmaktan duruşma hâkimi tarafından engellenmiş olmasını, Anayasanın din ve vicdan hürriyeti ve ayrımcılık yasağı hükümlerine aykırı bularak, ihlal kararı vermiştir…”
şeklindeki görüş ve değerlendirmelere yer verilmiştir.
Konu kitapta yer alan laiklikle ilgili değerlendirmelerden veya bakış açılarından hangisinin esas alınması gerektiğini, diğer bir söylemle Anayasa’daki laiklik sözcüğüne verilecek anlamı daha iyi belirleyebilmek için, Kemal Gözler’in “Türk Anayasa Hukuku Dersleri” adlı eserine bakıldığında, “Terminoloji: ‘Lâiklik’, ‘Lâikçilik’ ve ‘Sekülarizm’” başlığı altında yer bulan,
“ Lâiklik dilimize Fransızca laîc sıfatından girmiştir. Bu kelime de Latince laicus kelimesinden gelmektedir. Bu kelime din adamları sınıfına (clergê) ait olmayan demektir. Dilimize bu kelime ilk defa meşrutiyet yıllarında girmiş ve ‘lâdini’ olarak Türkçeye tercüme edilmiştir. ‘Ladini’ Develioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Sözlüğüne göre ‘dindışı’ demektir. Türkçede kullanılan ‘laiklik’ terimi, Fransızca laîcisme’nin değil, laicite’nin karşılığıdır. Laicisme, ‘lâiklik’ değil, ‘lâikçilik’ demektir. Le Petit Robert’e göre lîcitê, ‘sivil toplum ile dinsel toplumun ayrılığı ilkesi’ demektir. Laîcisme ise aynı sözlüğe göre, ‘kurumlara dinsel olmayan bir nitelik vermeyi amaçlayan doktrin’ demektir. Anayasamızda ‘laikçilik (laîcisme) kelimesi kullanılmamaktadır.’ Anayasamızda ‘lâiklik’ (Başlangıç, paragraf 5, m.136, 174) ‘lâik…devlet’ (m2). ‘Lâik Cumhuriyet” (m.68, 81,103) terimleri kullanılmaktadır. Lâiklik yerine bazen ‘sekülarizm (secularisme, dünyevileşme)’ teriminin kullanıldığı da olur. Sekülarizm, ‘dinin toplumsal hayattaki öneminin azalması ve dindarlığın zayıflaması demektir.’ Bu kavam hukukî değil, sosyolojik bir kavramdır. Hukuk literatüründe de kullanılması uygun değildir.”
şeklindeki tanımlamalarla karşılaşılmaktadır.
Tüm bunlar ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası’ndaki laiklikle ilgili düzenlemelerin Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sından esinlendiği gerçeği göz önüne alındığında, Anayasa’da yer bulan, “laik” sözcüğüne bir anlam yüklerken, kurumlara dinsel olmayan bir nitelik vermeye çalışma misyonuyla hareket etmemek gerektiği gerçeği ile karşılaşılmaktadır. Olaya bu çerçevede yaklaşıldığında da Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin 25/6/2014 tarih ve 2014/256 no’lu Genel Kurul kararında yer bulan,
“133. Laiklik, 1937 yılından itibaren anayasalarımızda yer alan temel ilkelerden biridir. Laiklik kavramı, Anayasa’nın Başlangıcı ile 2.,13.,14.,68.,81.,103.,136.ve 174.maddelerinde yer almaktadır. Söz konusu maddelerde laiklik, devletin dini inançlar karşısındaki konumunu belirleyen siyasal bir ilke olarak düzenlenmiştir. Diğer bir ifadeyle, laiklik, bireyin ya da toplumun değil, devletin bir niteliğidir. (Bkz.AYM,E.2012/65. K.2012/128,K.T.20/9/2012).
Laikliğin tarihsel gelişimi incelendiğinde, din olgusuna yönelik yaklaşım farklılıklarına bağlı olarak, kavramın iki farklı yorumu ve uygulamasının bulunduğu görülmektedir. Bunlardan, katı laiklik anlayışına göre din, bireyin sadece vicdanında yer bulan, bunun dışına çıkarak toplumsal ve kamusal alana kesinlikle yansımaması gereken bir olgudur. Laikliğin daha esnek ya da özgürlükçü yorumu ise dinin bireysel boyutunun yanında aynı zamanda toplumsal bir olgu olduğu tespitinden yola çıkmaktadır. Bu laiklik anlayışı, dini sadece bireyin iç dünyasına hapsetmemekte, onu bireysel ve kollektif kimliğin önemli bir unsuru olarak görmekte, toplumsal görünürlüğüne imkân tanımaktadır. Laik bir siyasal sistemde, dini konulardaki bireysel tercihler ve bunların şekillendirdiği yaşam tarzı devletin müdahalesi dışında ancak, koruması altındadır. Bu anlamda laiklik ilkesi din ve vicdan özgürlüğünün güvencesidir (Bkz.AYM,E.2012/65,K.2012/128,K.T.20/9/2012).
Dinler ve inançlar, mensuplarının yaşam biçimlerini, kimliklerini ve diğer insanlarla ilişkilerini etkiler. Din ve inanç yönünden toplumların çeşitlilik arzettiği, toplumda farklı dinlerin, inançların ya da inançsızlıkların bulunduğu da tarihsel ve sosyolojik bir gerçekliktir. Bu nedenle, demokratik ve laik devletin temel amaçlarından biri, toplumsal çeşitliliği koruyarak, bireylerin sahip oldukları inançlarıyla barış içinde bir arada yaşayabilecekleri siyasal düzenleri inşa etmektir (Bkz.AYM, E.2012/65, K.2012/128, KT.20/9/2012).
Laiklik, devletin din ve inançlar karşısında tarafsızlığını sağlayan, devletin din ve inançlar karşısındaki hukuki konumunu, görev ve yetkileri ile sınırlarını belirleyen anayasal bir ilkedir. Laik devlet, resmî bir dine sahip olmayan, din ve inançlar karşısında eşit mesafede duran, bireylerin dini inançlarını barış içerisinde serbestçe öğrenebilecekleri ve yaşayabilecekleri bir hukuki düzeni tesis eden, din ve vicdan hürriyetini güvence altına alan devlettir. Devletle dinin ayrılığı, din ve vicdan hürriyetinin bir gereği olmanın yanında, dinin siyasi müdahalelerden korunması ve bağımsızlığını sürdürmesi için de gereklidir. (Bkz.AYM, E.2012/65, K.2012/128, KT.20/9/2012).
……………………………………………………………………………………………………………………………
……………………………………………………………………………………………………………………………
Laikliğin vazgeçilmez bir ilke ve Anayasa Mahkemesinin 7 Mart 1989 tarihli kararında belirtildiği gibi Türkiye’de demokratik sistemin korunması açısından gerekli olduğu (Bkz.AYM,E.1989/1,K.1989/12, K.T. 7/3/1989) tartışma konusu değildir. Bununla birlikte din ve vicdan özgürlüğü de demokratik toplumların temellerinden biridir ve çoğulcu laiklik anlayışı, dinin, toplumsal görünürlüğüne imkân tanıyarak ve dini konulardaki bireysel tercihleri devletin müdahalesi dışında ancak, koruması altında tutarak din ve vicdan özgürlüğünün güvencesi haline gelir. (S 137).
Demokratik ve laik devletin temel amaçlarından biri, toplumsal çeşitliliği koruyarak, bireylerin sahip oldukları inançlarıyla barış içinde bir arada yaşayabilecekleri siyasal düzenleri inşa etmektir (135). Çoğulcu laiklik anlayışının kabul edildiği toplumlarda inanç, düşünce ve hayat tarzları birbirleriyle çatışan insanların barışçıl biraradalığını ve toplumda her türlü inancın kendisini ifade edebileceği çoğulcu bir ortamı sağlamak olanağı vardır. Bu olanaklar değerlendirilmeden çoğulculuğu ve toplumsal çeşitliliği toplumsal birliği tehdit eden bir unsur olarak görmek demokrasi ile bağdaşmayan monolitik bir toplum anlayışını doğurur.”
şeklindeki özgürlükçü yorumların, bizim Anayasamızdaki laiklik ilkesi açısından da benimsenmesi olanaklı ve kabul edilebilir halde görünmektedir.
Yukarıda benimsediğimi belirttiğim bakış açısıyla konu düzenleme incelendiğinde, (4)’üncü fıkrada yer bulan ve lise düzeyindeki öğretim kurumlarındaki öğrenciler açısından getirilen, “inançlarının gerektirdiği belirli kıyafetleri giyme serbestisinin,” bireylerin tercihlerinin, devletin müdahalesi dışında, ancak koruması altında tutulması maksadıyla yapıldığı düşünülebilir hale gelmektedir.
Tadil edilmezden önceki Tüzük gereği, okul yönetiminin belirlediği kılık kıyafete uymamanın, disiplin cezası gerektirdiği ve doğallıkla dini inanca bağlı olanlar dahil her tür ek kıyafetin, disiplin cezası almaya sebep olabileceği gerçeği göz önüne alındığında, konu düzenlemenin yapılma nedeninin yukarıda belirtilen husus olduğu daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Okul üniformasını kapatmayacak şekilde dini inancın gerektirdiği kıyafeti giyebilmenin, daha açık bir söylemle ve en çok dillendirilen haliyle başörtüsü takmanın, bireyin dinini, iç dünyasına hapsetmemek ötesinde bir anlam taşıdığını söylemek ise huzurumuzdakiler ışığında mümkün olamamakta, aksine, bireyin, dini inancını sadece vicdanında saklı bırakma sonucunu doğurabilecek, dine, vicdanlar dışında bir fonksiyon tanımayan tüzüğün eski halinin, bu değişiklikle ortadan kaldırıldığı söylenebilmektedir. Bu yaklaşımla olaya bakıldığında da, konu düzenlemenin, Anayasamızda öngörülmüş laiklik ilkesine aykırı olmadığı görülmektedir.
Davacı tarafın bunun dışındaki iddialarından birisi, konunun, yasa ile düzenlenmesi gerektiği özlüdür.
Konu Tüzük, “okul içinde ve dışında uyulacak kurallar ve disiplin” ile ilgili bir tüzüktür ve tadilat öncesindeki haliyle, yukarıda vurgulandığı üzere, sair şeyler yanında, okul yönetiminin belirlediği kılık kıyafete uymayanların cezalandırılmasını da düzenlemekte idi. Anayasal hak ve özgürlükler bağlamında korunan ve korunması gereken, bireyin dininin toplumsal görünürlüğüne imkân tanınması gerekliliğine, diğer bir söylemle, dine, vicdanlar dışında da fonksiyon tanıyan Anayasal düzenlemeye karşın, tadilattan önceki düzenleme dolayısıyla, bu özdeki kıyafet kullanımları disiplin suçu oluşturur nitelikte idi. Oysa hak ve özgürlüklerin ve bunların kullanılmasının, bu mesele açısından bakıldığında da, vicdan ve din özgürlüğünün yaşamda yer bulmasının, yasa ile Anayasa’ya uygun olarak sınırlanmadıkça disiplin suçu oluşturmaması aslolan olmalıydı. Bu yaklaşımla olay değerlendirildiğinde, konu tüzük tadilatı ile, Anayasal olarak tanınmış hak ve özgürlüklerin, daha net bir söylemle vicdan ve din özgürlüğünün kullanılmasının, disiplin suçu oluşturmayacağı bir düzenlemenin yapıldığı, özetle, kıyafetle ilgili disiplin suçlarının istisnalarının belirlendiği ortaya çıkmaktadır. Diğer bir söylemle, ancak yasa ile kısıtlanabilecek bir hak, önceden, tüzükle kısıtlanmış ve disiplin suçu oluşturur hale getirilmişken, bu düzenleme ile, ilgili hakkın, tüzükle ortadan kaldırılmasından uzaklaşılmasının yolu açılmış görünmektedir. Kısacası yapılan, tüzükle kısıtlanmış Anayasal bir hakkın, tüzükle kısıtlanmamasını sağlamaktan ibarettir ve yapılan, anayasal bir hakkı sınırlama olmadığı sürece bunun yasa ile yapılmasına da gerek yoktur. Olaya bu haliyle bakıldığında, Davacı tarafın konu argümanına değer vermek ve bu noktadan hareketle Anayasa’ya aykırılık bulunduğu sonucuna ulaşmak mümkün olamamaktadır. Bu noktada hemen belirtmek gerekir ki, (4)’üncü fıkradaki metin esas alınarak olaya bakıldığında, ortada, yasa ile düzenlemeyi gerektiren bir durum olmadığı için, konunun tüm ayrıntıları ile yasada yer alması veya sınırlarının yasada çizilmesi gerektiği ve bunlar yapılmadığı için yasama organının yetkilerini tamamen yürütmeye devrettiği özlü iddialara da bir değer vermek mümkün olamamaktadır.
Yine belirtmekte yarar vardır ki, yukarıda vurgulandığı üzere konu Tüzükle, inanca veya dini inanca bağlı kıyafet giyilmesi dolayısıyla disiplin suçu oluşmaması esasa bağlanmaya çalışılmıştır ki, konu bu çerçevede ele alındığında, çerçevesi çizilmemiş, hukuki güvenlik ilkesine aykırı bir düzenlemeden söz etmek de olanaksızlaşmaktadır.
Davacının diğer bir iddiası, Bakanlar Kurulunun, yasanın vermediği bir yetkiyi kullanarak anılan tüzüğü yaptığı özlüdür. Yukarıda vurguladığım üzere, Anayasal haklar ancak yasalarla kısıtlanabilir. Oysa tadil edilmezden önceki haliyle Anayasal bir hakkın kullanımı, disiplin suçu oluşturur konumda idi ve yapılan değişiklikle yukarıda da belirtildiği üzere Anayasal bir hakkın kullanımının disiplin suçu oluşturmaması sağlanmış haldedir. Kısacası, tadilattan önceki tüzükle Anayasa’ya aykırı bir şekilde sonuç doğurabilen düzenlemenin ve buna bağlı yasakların, Anayasa’ya uygun veya Anayasal sınırlar içerisindeki yasaklar haline getirilmesi gerçekleştirilmiş, diğer bir söylemle disiplin suçlarının istisnası kurala bağlanmıştır ki, bunun, yetki verilmeyen bir konuda tüzük yapma niteliğinde olmadığı açıktır.
Davacı taraf, bunlar dışında başörtüsü takmayanların inançlı olmadıklarını göstermek zorunda kalacakları ve bunun da, 23’üncü maddeye ve laikliğe aykırılık oluşturacağı iddiasında bulunmuştur. Hemen belirtmek gerekir ki, başörtüsü takmayanların inançlı olmadıklarını göstermiş olacakları argümanı, dayanağı olmayan, temelsiz bir iddia konumundadır. Bu nedenle de, bu iddiadan hareketle, laikliğe ve 23’üncü maddeye aykırılık bulunduğu sonucuna varmak mümkün değildir.
Davacının bir argümanı da, ailenin korunması hakkına aykırılık olduğu özlüdür. Bu noktada da yine belirtmek gerekir ki, Anayasa Mahkemesi, varsayımlardan hareketle, genel bir hukuki düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı bulup iptal etmez. Davacının yukarıda alıntılanan iddiası da şuan için varsayımdan öte bir nitelik taşımamaktadır. Huzurumuzdakilerden hareketle, başörtüsü kullanan kız çocuklarının korunması gereken çocuklar olduğunu söylemek de mümkün değildir. Bu nedenle bu açıdan da Anayasa’ya aykırılık bulunduğu söylenememektedir. Davacı taraf konu düzenlemenin 59’uncu maddeye de aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Anayasa’nın 59’uncu maddesinin (4)’üncü fıkrası;
“59(4) Halkın öğrenim ve eğitim gereksinimlerini sağlama Devletin başta gelen ödevlerindendir. Devlet, bu ödevini, Atatürk İlkeleri ve Devrimleri doğrultusunda, ulusal kültür ve manevi değerlerle bezenmiş bir muhteva, çağın ve teknolojinin gelişmesine, kişinin ve toplumun istek ve gereksinimlerine yanıt verecek planlı bir şekilde yerine getirir.”
şeklindedir. Atatürk ilkeleri ve devrimlerini içeren benzer bir düzenleme Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da mevcûttur.
Prof.Dr.Özgun Özbudun yukarıda anılan eserinde sayfa 519’da konu ile ilgili olarak,
“ Atatürk ilke ve inkılâpları deyiminin, Anayasanın 174’üncü maddesiyle koruma altına alınan ‘inkılâp kanunları’ ile sınırlı olup olmadığı açık değildir. İlk bakışta bu deyimin, 174’üncü maddede sayılan inkılâp kanunlarından daha geniş olduğu ve Atatürkçülüğün tüm ilkeleriyle Atatürk döneminde gerçekleştirilen tüm devrim hamlelerini içine aldığı düşünülebilir. Ancak, Atatürk ilke ve inkılâpları deyiminin, bu geniş anlamıyla anayasaya uygunluk denetiminde ölçü norm olarak alınması, Atatürk döneminin şartları içinde oluşturulmuş bazı politikaları, o şartların artık mevcut olmadığı günümüzde de bağlayıcı kabul etmek gibi sakıncalı bir sonuç doğurur. Meselâ Atatürk ilkeleri arasında yer alan, fakat ne 1961 ne 1982 Anayasalarının yer verdiği devletçilik ilkesi, bugün de bağlayıcı sayılmaya devam edecek midir? İnkılâpçılık ilkesinin Atatürk dönemindeki anlamıyla, bugün bir demokratik rejim içinde aynen sürdürülmesi mümkün müdür? Atatürk ilke ve inkılâplarının geniş anlamıyla anayasaya uygunluk denetiminde ölçü norm olarak kabul edilmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne, onun liberal-demokratik niteliği ile bağdaşmayacak resmî bir ideoloji verilmesi demektir.
Öte yandan, 1982 Anayasası’nın Başlangıç bölümü, bu Anayasanın ‘Atatürk inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda…saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulan’acağını ve ‘hiçbir faaliyetin…Atatürk…ilke ve inkılâpları…karşısında korunma göremeyeceği’ni ifade ettiğine göre, soruna nasıl çözüm bulunacaktır? İtiraf etmek gerekir ki, bu soruyu cevaplandırmak kolay değildir ve belki de tek köklü çözüm, bir Anayasa değişikliğiyle Başlangıç bölümünün ideolojik unsurlardan mümkün olduğunca arındırılmasıdır. O zamana kadar da, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlılık deyimi, Atatürk döneminin tüm somut politikalarının aynen sürdürülmesi anlamında değil, bütün Atatürk ilke ve inkılâplarının özünü oluşturan ‘çağdaşlaşma’ idealine bağlılık anlamında yorumlanmalıdır. Çağdaşlaşmanın vazgeçilmez şartı ve Atatürk devrimlerinin temel taşı olan lâiklik ise, zaten Anayasanın başta 2,24 ve 174’üncü maddeleri olmak üzere, çeşitli maddelerinin teminatı altındadır.
şeklindeki değerlendirmeyi yapmış haldedir.
KKTC Anayasası’nın yukarıda alıntılanan 59’uncu maddesinin (4)’üncü fıkrasında, ‘…çağın ve teknolojinin gelişmesine, kişinin ve toplumun istek ve gereksinimlerine yanıt verecek planlı bir şekilde yerine getirir’ de denilmiştir. Bu da, çağdaşlaşma idealine bağlılık anlamında yorum yapılacak şekilde bir düzenlemenin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası’nda da mevcût olduğunu düşündürmektedir. Bu yaklaşımla ve yukarıdaki alıntılar çerçevesinde konu ele alındığında, laikliğe aykırı olmadığını belirttiğim konu düzenlemenin, 59’uncu maddeye de aykırı olduğundan söz edilememektedir. Bu noktada hemen belirtmek gerekir ki, öğrencilerin kıyafetlerinin, Anayasa’da geçen, ‘planlı’ eğitimle direkt ilgisi de bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 60’ıncı maddesine aykırılık açısından bakıldığında da, dini bir kıyafet kullananın, bilgili, sağlıklı, sağlam karakterli ve topluma yararlı bir birey olamayacağı argümanının, varsayımsal olma ötesinde bir nitelik taşımadığı görülmektedir. Kişi başörtüsü takmazsa, bilgili, sağlam karakterli, topluma yararlı bir birey olur, takarsa olmaz gibi bir çıkarım yapmak mümkün değildir. Kaldı ki, böylesi bir çıkarım, bir kesim dışında, toplumdaki diğer kesimlere varoluş hakkı tanımamaya kadar gidebilecek bir bakış açısını tetiklemiş olur ki, demokrasi, sosyal adalet ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan KKTC’de böylesi bir yaklaşımın kabul görmesi mümkün olmamalıdır. Bu nedenlerle 60’ıncı maddeye aykırılık bulunmadığı sonucuna da varılır.
Bu aşamada son olarak belirtmek gerekir ki, konu tüzükle Bakanlığa verilen genelge çıkarma yetkisinin hiçbir ilke belirlenmeden düzenlendiği iddiasına katılmak da mümkün değildir. Çünkü Bakanlık, 5’inci maddenin (2)’nci ve (4)’üncü fıkrasında belirtilen kıyafetler açısından, okul üniforması ile uyumlu olacak şekilde, renk, şekil, boyut ve desen belirleyebilecek ve bunların kullanımına yönelik genelge çıkarabilecektir ki, bu da, yapılacak genelgenin alanının hiç belirlenmediğini söylemeyi imkânsızlaştırmaktadır.
Davacı 5A maddesinin hiçbir kriter içermediği için öngörülebilir olmadığını ve keyfiyete açık bulunduğunu dile getirmiştir. Konu düzenleme, okul yönetiminin önerileri doğrultusunda Bakanlık tarafından belirlenmeyi içermektedir. Okul yönetimlerinin kılık kıyafetle ilgili düzenleme yaparken Esas Tüzüğün 5’inci maddesindeki ilkeler çerçevesinde hareket etmesi gerektiği yine Esas Tüzüğün 5’inci maddesinin (2)’inci fıkrasında belirlenmiştir. Anlaşılan odur ki, kılık kıyafetin belirlenmesi için öneriler yapacak olan okul yönetimleri de, bu ilkeler çerçevesinde hareket etmek durumunda olacaklardır ki, Tüzüğün bütünlüğü göz önüne alındığında böylesi bir çıkarımın yapılabileceği rahatlıkla söylenebilir haldedir. Bakanlık da, doğal olarak, bu ilkeler çerçevesindeki önerileri dikkate alarak kılık kıyafeti belirleyecektir. Bu nedenlerle 5A maddesinde hiçbir kıstas olmadığı iddiasından hareketle Anayasa’ya aykırılık bulunduğu da söylenebilir hale gelememektedir.
Bu noktada hemen belirtmek gerekir ki, yukarıda 5’inci maddenin (4)’üncü fıkrası ile ilgili olarak yaptığım incelemeler ve vardığım sonuçlar, ilgili oldukları oranda bu madde açısından da geçerlidirler.
Davacı, Esas Tüzüğün 15’inci maddesinin (a) fıkrasının (5)’inci bendinde yer alan düzenlemenin de Anayasa’nın 1’inci maddesine, lâikliğe ve yukarıda özetlenmiş iddialarda yer alan sair maddelerine aykırılık oluşturduğunu ileri sürmüştür.
Konu düzenleme ile bir disiplin suçu oluşturulduğu yukarıda da söylenmişti. Sırf bu haliyle olay ele alındığında hak ve özgürlükleri kısıtladığı oranda konu bendin Anayasa’ya aykırı olduğu düşünülebilir haldedir. Ancak Davacının bu yönde bir iddiası bulunmamaktadır. Tüzüğün diğer maddeleri ile ilgili yaptığım inceleme ve değerlendirmeleri ve onlarla ilgili vardığım sonuçları göz önüne aldığımda, bu düzenlemenin de Anayasa’nın iddia edilen maddelerine aykırı olduğu söylenememektedir.
Davacı yukarıda belirtilenler dışında Değişiklik Tüzüğünün tüm maddelerin eşitlik ilkesine aykırı olduğunu da ileri sürmüştür.
Konu düzenleme incelendiğinde, düzenlemenin, yukarıda da vurgulandığı üzere dini inançlar ötesinde inançların gerektirdiği belirli kıyafetleri giymeyi serbest bıraktığı gerçeği ile karşılaşılmaktadır. Düzenlemede şu dinin, şu inancın gibi somut bir kural yoktur. Genel bir düzenleme yapılmış ve tüm inançlar açısından bir kıyafet serbestisi getirilmiştir. Bunun okul üniformasını kapatmayacak şekilde olması ise, okullarda aslolanın üniforma olduğu yaklaşımından kaynaklanmış görünmektedir. Düzenleme incelendiğinde, yukarıda belirtilenlerden anlaşılacağı üzere, sair bütün inanca bağlı kıyafetlerin yasaklandığı, bir tek başörtüsünün serbest bırakıldığı gibi bir kuralın varlığı ile karşılaşılmamaktadır. Bu nedenlerle, düzenleme ile, din temelli bir ayrımcılık yapıldığı veya yaratıldığı söylenebilir halde değildir.
Sadece kadınlara özgürlük verilmiştir, erkek öğrencilere karşı bir özgürlük yoktur iddiası açısından da metin incelendiğinde, konu düzenlemede bu yönde bir kuralla da karşılaşılmamaktadır. İnanca bağlı olarak erkeklerin kullandığı bir kıyafet varsa, tüzüğe göre, o da, tüzükteki kurallar çerçevesinde serbest olacaktır. Konu tüzükle inançlar arası ayrımcılık yapıldığı söylenemeyeceği için bunun gerekçeye dayanması ile ilgili argümanların incelenmesine ise gerek bulunmamaktadır.
Davacı, Talep Takririnin (D) paragrafında tüzüğün bütününün de iptalini istemiş, ancak yukarıda söylendiği üzere, gerek 5’inci maddenin (2)’nci ve (3)’üncü fıkraları, gerekse geçici 2’nci madde ile ilgili herhangi bir iddiaya Talep Takririnde yer vermemiştir. Bunun ötesinde duruşma aşamasında da bu yönde iddialarda bulunmamıştır. Bu nedenle yukarıda da vurgulandığı üzere anılan düzenlemelerin Anayasa’ya aykırı olup olmadığının incelemesi yönüne gidilmez.
Sonuç olarak;
Değişiklik Tüzüğünün 3’üncü maddesiyle Esas Tüzüğün 5’inci maddesine eklenen (4)’üncü fıkranın;
Değişiklik Tüzüğü’nün 4’üncü maddesi ile Esas Tüzüğe eklenen yeni 5A maddesinin;
Ve Değişiklik Tüzüğü’nün 5’inci maddesi ile Esas Tüzüğe eklenen yeni 15’inci maddenin (a) fıkrasının (5)’inci bendinin, Anayasa’nın iddia edilen maddelerine aykırı olmadığına;
Değişiklik Tüzüğü’nün 3’üncü maddesi ile Esas Tüzüğün 5’inci maddesine eklenen yan başlık ile Esas Tüzüğe eklenen yeni (2)’nci ve (3)’üncü fıkraların ve değişiklik tüzüğünün 6’ncı maddesi ile Esas Tüzüğe eklenen yeni geçici 2’nci maddenin incelenmesinin ise gerekmediğine; KARAR VERİRİM. Beril Çağdal: Az önce okunan Kararların tümünü önceden değerlendirme fırsatım oldu. Sayın Tanju Öncül’ün incelemesi ve vardığı sonuçla tamamen hem fikirim.
Peri Hakkı: Sayın Başkan Bertan Özerdağ’ın kararında belirttiği gerekçelere ve vardığı sonuca tamamen katılırım.
SONUÇ OLARAK;
Dava konusu Değişiklik Tüzüğü’nün 3., 4. ve 5. maddelerinin Anayasa’nın 1., 8., 19., 23., 24., 35(1), 59., 60. maddelerine aykırı olmadığına oyçokluğu ile ve Değişiklik Tüzüğü’nün 1., 2., 3., 4., 5., 6. ve 7. maddelerinin ise Anayasa’nın 3(4), 5. ve 11. maddelerine oyçokluğu ile aykırı olduğundan iptaline, karar verilir.
Lefkoşa 25 Eylül 2025
Bertan Özerdağ Başkan
Gülden Çiftçioğlu Yargıç
Tanju Öncül Yargıç
Beril Çağdal Yargıç
Peri Hakkı Yargıç